Hüseyin Karacalar

1. Şimdi bana ne yapsam dedirt. Ne yapacağımı bilmiyorum zaten. Yapmak istediğim bir şey de yok. Kalem, klavye, defter, word, ekran. Kelimeleri hoyratça kullanarak, titizlikle düşüncelerini –varsa- yazıya geçirmek. Düşünce ürettiğimizi zannettiğimiz dönemlerdeyiz. Fena bir ahir zaman beynini yaşıyoruz. Zihnimizi kavuran zamanlar ve su diye bildiğimiz, gördüğümüz pınarlar. Susuzluğumuzu bir türlü gideremediğimiz musluklar akıyor. Su cehennemi. Boşuna yorgun değiliz.

Ahir zamanda kaybolmamak için yaşıyoruz. Yollarımızı tarif eden, menzile ne kadar kaldığı gösteren aygıtlar işimizi kolaylaştırıyor. zannediyoruz. Zaten büyük bir kayboluşun içindeyiz. Farketmeli mi? Kolay yaşamak niye bu kadar zorlaştı. Varılacak menzile yön tarifi gerekli miydi? Yol bizim için neydi?

2. “the loveless” adında bir film izledim. Aile kurumunun göz göre göre kayboluşuna dair sarsıcı bir filmdi. Evini terk edip kaybolan çocuğun ismi Alyoşaydı. Andrey Zvyagintsev (yöetmen) bu ismi boşuna seçmemiş. Dostoyevski’nin üç yaşında ölen çocuğunun ismiymiş. Karamozov Kardeşler’in en güzel kahramanının ismi de Alyoşa. Boşuna değil bunlar.

3. siper-i saika: paratoner

4. Hatırlamaya çalışmıyorum. Çünkü canımı yaka yaka alıştım bu varlığı taşımaya. Kişinin kendine yük olması ve yolun ne zaman biteceğine dair bir işaretin olmaması. Acı içten içe büyüyüp bir sarmaşık haline gelince nerden başladığının bir önemi yok artık. Köklere ulaşmak imkansız. Dallanıp budaklanan ve bahçeyi saran ayrık otları. Geçmişini yol yol bitmiyor. Ellerinin nasırlaşmasına izin vermemelisin. Sakin çelişkilerle benim dengemi.

Hatırlamaya çalışmıyorum on bin yıl öncesi sanki. Kıyı bendim. Dalgalı ve hırçın bir denizin kıyısı olmaktı nasibime düşen. Çok sert çarpıyordu. Dalgalar dövdü dövdü beni. Ben dayanamadım.

5. …elimdeki bu kötü kalemle güzel yazı yazmaya çalışıyorum. Dik tutuyorum ve biraz bastırıyorum. Oluyor olmuyor oluyor olmuyor derken kalemin ucunun kötü olduğuna karar veriyorum. Ucu kötü.

Öyle işe kötü ve pahalı kalemler. Ucuz ve kötü kalemler. Pahalı ve iyi kalemler. Ucuz ve iyi kalemler.

Aslında ters orantı benim. Kalemlerin ve fiyatların bir suçu yok.

6. Lanet Olsun Zaman Nehrine. Per Petterson. Romandaki kahramanın annesiyle olan bağlarını yeniden güçlendirmek istemesi. – bağ var mıydı?- sayfa 108’de annesine doğum günü için yazdığı konuşma metni çok etkileyiciydi. Büyük nehir kurudu. İki nehrin kıyısındayız. Kurudu ve konuşmak için geç değil. Nehrin karşı kıyılarında kalmak. Leyleğin Geciken Adımı filmindeki o düğün sahnesi geldi aklıma. Nehirden sınırlar.

7.  Yeni çamaşır makinesinin işletim sistemini anneme göstererek anlatırken annemin elleri dikkatimi çekti. Ellerine ne oldu böyle dedim. “Ne olacak kırışıyor” dedi. Krem sürsen ya diye cevap verdim. Ama annemin elleri kırışıyor.

8. “Bize kendinizi hangi kelimelerle daha iyi anlatırsınız?”diye bir soru sordum kendime. “pencereden bakmak”, “uyku” “kaçış”, “mühlet” “yenilgi” “telaş” “rüyalar” “yol” “geç kalmak” diye kendime cevap verdim.

9. Neden okuduğum hikâye ve romanlarda geçen çiçek ve ağaç isimlerini defterime not almıyorum ki? Bazen bir kitabı güzelleştirmeye yetiyor kitabın içinde adı geçen çiçekler, ağaçlar.

10. İş dünyasına atılanlar iç dünyasını kaybediyor.

11. “Bütün Olup Bitenler Hakkında” Salim Nacar’ın ikinci şiir kitabı. Uzun zamandır bekledik ve elimize ulaştı. Yılların emeği birikimi. 2010-2017 arası yazdığı şiirler. Güçlü şiirleri var Nacar’ın. Ama bir o kadar da güç şiirler. John Berger; “Görme konuşmadan önce gelir” demiş. Salim Nacar, gördüklerini, kendi aynasına yansıyanları herhangi bir damıtıma başvurmadan şiire alıyor. Gördükten sonra ustaca konuşturmasını biliyor mısralarında kendisini. Anlaşılma endişesi taşımıyor Nacar. (Şiirde anlaşılma nedir arkadaş!) Sadece iyi bir şiir okuyucusuna kendini açan şiirleri var kitabın. (İyi bir şiir okuyucusu bulmak da güç iş.) O zaman zoru ve imkânsızı iste benden demiş Salim. Eyvallah. İsmet Özel’in “Toparlanın Gitmiyoruz” kitabının birinci cildinde bir sözünün altını çizmiştim. “Çağdaş hayat, okuyucuların eski dönemde olduğu gibi, çok yoğun ifadeleri içinde barındıran kısa bir metni sindirebilecekleri gibi akmıyor. Farklı boyutları olan çok kapsamlı bir metinle karşılaştıkları zaman, metnin içine doğru dönüp bir yoğunluk yakalayabileceklerini düşünüyorum.” Bu söz doğrultusunda Salim’in şiirlerini okumak şiirlerinin anlaşılmasında ve şiirlerinin kişide bırakacağı etkiyi daha anlamlı kılacaktır.

12. “İlim başıboş gezen bir attır.” Şule Gürbüz’ün Çoşkuyla Ölmek kitabında geçiyordu bu cümle. Sonrasında ilmi yakalamak ve ona yaklaşmaktan bahseder. Düşünyorum da başıboş gezen bu ata talip olan yok. Çünkü insanımız yorulmayı, bu atın peşinden koşmayı göze alamıyor. Sonrasında ne oluyor peki insan başıboş gezen bir varlığa dönüşüyor.

13. “En çok seven alt olandır ve ızdırabını çekecektir.” (Sayfa 6)Thomas Mann, Tonio Kröger kitabını Novella tarzında yazmış. Novella kavramını yeni öğrendim. Özellikle Alman edebiyatında görülen roman ile uzun hikaye arasında bir tür.

14. Dursun Göksu’nun “Tanısan Seversin” kitabını bitirdim. Dursun’un ilk şiir kitabı. Dergilerde dağınık olarak gördüğüm, okuduğum şiirlerini bir kitapta bütün olarak görmek ne güzel oluyormuş. Dursun Göksu’nun şiir okuma yelpazesi çok geniş. Değişik kesimlerden ve kuşaklardan takip ettiği birçok şair var.  Ama Dursun Göksu’da dikkatimi çekem şu oldu. Yazdığı, takip ettiği, eleştirdiği, önemsediği şairler gibi yazmıyor veya yazmamış şiirlerini. Dursun’un şiirleri sade, durgun bi o kadar da akıcı şiirleri. Şiirlerine sirayet eden hayatı, yaşadıkları. Dostluklarını, özlemlerini, gurbeti İstanbul’u ciddi ciddi yaşayarak mısralarına yediriyor. İyi bir gözlemci. Kelime seçiminde ise müthiş bir zenginlik ve titizlik var. Kaygısını çok iyi bir üslupla dile getiriyor. Tanısan Seversin ilk kitap. Daha iyilerine imza atacak. Şiir başını döndürmeye devam ettikçe yazacak.