İdris Ekinciİbrahim Demirci

Kendisini daha çok denemeleriyle tanıdığımız İbrahim Demirci yayın dünyasına kazandırdığı son eseri Ahmet Hâşim’in Nesirleri adlı kitabıyla kıymetli bir adım attı. Aşkar olarak bizler de hem son kitabı hem de genel edebiyat mevzuları üzerine İbrahim Demirci ile bir söyleşi yapmanın tam da zamanı olduğunu düşündük. Sohbet teklifimizi kibar bir dille kabul eden İbrahim Demirci’ye teşekkür ederek başlamak istiyorum.

Ahmet Hâşim biliyoruz ki modern Türk şiirinin en önemli isimlerinden. Hatta onun hayatı ve şiir anlayışı göz önüne alındığında sanki şiirden başka bir şey düşünmemiş izlenimi veriyor. Bunu modern Türk edebiyatındaki yeri ve etkisinden de anlayabiliyoruz. Bunun yanında Ahmet Hâşim deneme ve gezi türünde de mürekkep tüketmiş bir isim. Durum kabaca böyleyken, sizi Ahmet Hâşim’in nesirleri üzerine çalışmaya sevk eden, sizde bu düşünceleri canlandıran neydi?

Doktora tezi için konu ararken aklımda Cahit Zarifoğlu şiiri vardı. Fakat danışmanım olan profesörün Cahit Zarifoğlu’ndan uzaklığını görünce bundan vazgeçtim. Ahmet Hâşim’in şiiri üzerine az da olsa bazı çalışmalar yapılmıştı. Ben de nesirlerini ele almaya karar verdim. Böylece yıllarca sürecek bir çalışmaya başlamış oldum. İstanbul ve Ankara’da çeşitli kütüphanelerin süreli yayınlar bölümünde Hâşim’in yazdığı çeşitli dergileri ve gazeteleri aramak, bulmak, taramak, benim için ilginç ve güzel bir deneyim oldu. Kitaplarına girmemiş birkaç yazısına ulaşınca nasıl sevindiğimi anlatamam. Mesela Müstakil Gazete’de yayımlanan “Muhalefet”, “19” gibi metinler bence çok anlamlı ve önemli metinlerdir. Bu arada şunu da belirtmem gerekir: Kütüphanelerimizde gazete koleksiyonları maalesef eksiksiz değil. Mesela Akşam gazetesinin bütün sayıları taranmadan Hâşim külliyatı tamamlanamaz. Böyle engeller yüzünden şairin kitaplarına girmiş birkaç metnin ilk yayımlandığı kaynaklara ulaşamadım. Bir gün onlara da ulaşılacağı umudunu korumaya çalışıyorum.

Ahmet Hâşim’in kalemi zengin bir Türkçeyle donanımlı. Şiirlerinde bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Siz genel olarak Hâşim’in denemelerindeki dil ve Türkçe maddelerine nasıl yaklaşıyorsunuz.

Ahmet Hâşim’in şiir dili başlangıçta büyük ölçüde Servet-i Fünun etkisinde ve gölgesinde, hayli terkipli bir lisandır. Fakat muhtevada şahsi ve samimi olmaktan hiç uzaklaşmamıştır. Sanatı ve şiiri aziz bilmek, bu izzete sonuna kadar sadık kalmak, sahip çıkmak Hâşim’in belki de en saygıdeğer vasfıdır. Fakat bildiğiniz gibi şiirleri sayılıdır ve kelime kadrosu da sınırlıdır. Yahya Kemal’in eleştiri konusu yaptığı “Zannetme ki güldür, ne de lâle” cümlesi de bana göre kusurlu olmak şöyle dursun, Türkçe cümlenin sözdizimi açısından bir yenilik, bir hamle değeri taşımaktadır. Hele altı dizeye yerleştirilmiş dört cümleden ibaret “Bülbül” şiiri, hem biçimiyle hem içeriğiyle yüzyılları aydınlatacak güçte bir metindir. Fakat gülün “kalbimizin bahçelerinde can verdi”ği ve havada savrulduğu, güneşin başka bir ışıkta doğduğu, “sefil iştiha”nın, “kirli nazar”ın hâkim olduğu bir dünyada Hâşim sanki şiir ikliminden uzaklaşmış; keskin zekâsı, mitolojiden bilimkurguya uzanan zengin kültürü ve bütün bunları kuşatan, duyularına ve sinirlerine sıkıca bağlı kişiliğiyle nesir vadisinde gezinmeyi tercih etmiş gibidir. Kimilerine primitif (ilksel/ilkel) görünen bu kişiliğin önemli özelliklerinden biri, herhangi bir dine, inanışa, ideolojiye, siyasi veya edebî anlayışa bağlılıktan uzak durmasıdır. Bu uzaklık bir bakıma onun eleştiri gücünü beslemiştir.

Hâşim’in nesirlerinin ufkunun daha geniş, daha zengin, daha serbest ve çeşitli olduğunu söyleyebiliriz. Tevfik Fikret, kendisini anlatmayı denediği o meşhur manzumesinde “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim” demiştir ama aslına bakılırsa fikri ve irfanı pozitivizmin ve natüralizmin esiridir. Bence Ahmet Hâşim, fikir, irfan ve vicdan hürriyetinin temsilcisi olmayı daha çok hak etmektedir. Bu özgürlüklerin yol açtığı birtakım savrulmalar veya tutarsızlıklar, estetiğinin temelinde yatan beşerî, sahih ve samimi olmak ölçütleri hatırına hoş görülebilir.

Hâşim’in nesirlerindeki dilin başat özelliği, gevezeliğe ve sıradanlığa düşmemesidir.       

Benim merak ettiğim bir nokta daha var. Sizce Ahmet Hâşim şiiri veya denemeleri günümüz edebiyat ortamını hesaba katarak düşünürsek hala okunuyor mudur?

Bunu ancak bir anketle öğrenebiliriz. Okunuyor olduğunu sanıyorum. Yeni okurların ilgisi var mıdır, varsa hangi düzeydedir bilmiyorum ama mesela Selim İleri’nin yahut Vivet Kanetti’nin Hâşim’de besleyici bir öz bulduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sağlığında yayımladığı üç kitap, Gurebahane-i Laklakan, Bize Göre ve Frankfurt Seyahatnamesi olsun, bu kitaplara girmemiş öteki yazıları olsun -biliyorsunuz Dergâh Yayınları bütün eserlerini kitaplaştırdı- sadece edebiyat öğrenimi görenlerin değil hemen herkesin zevk alacağı, farklı bakış açılarını tanıyıp tartabileceği metinlerle doludur.

Ahmet Hâşim denilince zihinlere genellikle Arap Hâşim polemikleri, tartışmaları düşer. Hâşim’in bu mevzuya yaklaşımı nedir?

Neredeyse yüz yılı aşkın bir süredir ülkemizde ırkçılık, soy sop üzerinden insanları değerlendirme belki de en çok köpürtülen ve buna rağmen yahut isterseniz bundan dolayı en çok yalan söylenmiş olan meselemizdir. Soy bakımından da davranış bakımından da Türklüğe en uzak ve en yabancı olan kimseler yahut topluluklar, büyük bir utanmazlık ve hararetle Türk milliyetçiliğine soyunabilmişler, meydanlarda bunun bayraktarlığını yaparken kendi iktidar alanlarında her türlü mikromilliyetçiliğin daniskasını yapmışlardır. Böyle bir sahtekârlık ortamında “Arap Hâşim” denen adam, ağustos 1914’ten aralık 1918’e kadar fiilen askerlik yapmış, önce Çanakkale’de, cephede, sonra başka yerlerde iaşe hizmetlerinde görev yapmıştır.

Büyük âlimler yetiştirmiş olan Âlûsîzâdeler ailesinden bir Osmanlı bürokratının oğlu olan Ahmet Hâşim, çocuk sayılacak yaşta annesini kaybedince İstanbul’a getirilmiş, kültürünü orada geliştirmiştir. Âlûsîzâdelerden olduğunu öğrenen Arapça hocası, ona sınav yapmadan yüksek notlar vermiştir ama Hâşim, İslam ilim ve irfanına neredeyse yabancıdır. Genetik özellikleri, belki karakterine bir çeşit sağlamlık katmıştır. Kendisinin herhangi bir Araplık iddiası yahut bilinci taşıdığı söylenemez. Sadece “Karaosmanzadeler”den olmakla övünen arkadaşı Yakup Kadri’ye “Ben de Âlûsîzâdelerdenim!” demesi, bir çeşit savunma refleksi sayılmalıdır.

Yüz yıldır Türklük ve Türkçülük adına oluşturulan anlayış, öyle tuhaf noktalara varmıştır ki Ahmet Hâşim’in kız kardeşinin oğlu, kendisinin bu akrabalığını gizlemek ihtiyacını duymuştur. Çok düşündürücü ve üzücü bir durumdur bu. O renkli ve görkemli Osmanlı deneyiminden sonra yaşanmış olan bu daralma çok hazindir.         

Ahmet Hâşim Türk edebiyatının modern atılımlar ortaya koyduğu bir dönemde edebiyat ortamına dâhil olmuş birisidir. Fransızcası çok iyi, edebiyat tarihini, mitolojiyi ve modern sanatları da iyi biliyor. Bağdat’ta doğan ve tek başına diyebileceğimiz bir hayat içinde bulunan bu isim sizce Türk milletine nasıl bakmaktadır?

Ahmet Hâşim’in soy bakımından Arap kökenli olması, onun Türkçeye ve edebiyatına hizmet etmiş bir sanatkâr olduğu gerçeğine herhangi bir gölge düşürmez, düşüremez. Hâşim, Fuzuli kadar bizimdir ve bizdendir. Belki şu söylenebilir: doğu-batı ayrımı etnisite ayrımından daha anlamlı ve önemli bir ayrımdır. Japonları da doğulu sayan Hâşim, doğu ile batı arasında gider gelir; birine sarılıp öbürüne saldırmak yolunu tutmaz. (Şimdi Dostoyevski’nin Rusları doğulu saydığını, Batılılaşmaya karşı çıktığını hatırladım.)    

Ahmet Hâşim’in dünyasına, genel olarak bütün bir dünyasına baktığınızda sizin tarafınızdan neler görünüyor? Hâşim hakkında yaptığınız tanımlamaları nasıl bir merkezde topluyorsunuz?

Bir çeşit “özetleme” istiyorsunuz. Zor iş! Kitabımın “sonuç” bölümünden bazı cümleleri aktarabilirim: “O eşyaya ve olaylara bir düşünce veya bilim adamı olarak değil, bir sanat ve zevk adamı olarak bakmayı tercih etmiştir. Bakış ve görüşlerini temellendirirken kullandığı veriler ve değerler, Batı biliminden, kültüründen ve Yunan mitolojisi başta olmak üzere çeşitli mitolojilerden edindiği unsurlardır. İçinde yaşadığı Türk ve İslam medeniyetinin ve edebiyatının birikimini kullanma ve ondan yararlanma hususunda Ahmet Hâşim’in yeterli donanıma ve isteğe sahip olmadığı söylenebilir. (…) Ahmet Hâşim, nesirlerinde de bir şair olduğunu hissettirir. Bu, hem duyuş ve düşünüş bakımından, hem de dil ve anlatım bakımından böyledir. (…) Gerek günümüz insanı, gerekse gelecek nesiller, Ahmet Hâşim’in nesirlerinde zihinlerini açacak, hayata ve hadiselere farklı açılardan bakabilme yeteneklerini geliştirecek; gözlem, duyuş ve düşünüş becerilerini besleyecek birçok unsuru bulabileceklerdir.”  

Siz Ahmet Hâşim üzerine yapılan çalışmaların altına imza atmış birisi olarak toplumumuzdaki Ahmet Hâşim algısı üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Genel olarak toplumumuzun sanat ve edebiyat ilgisi ve algısı maalesef tatmin edici bir seviyede değil. Bununla birlikte sanat ve edebiyat ortamlarında Ahmet Hâşim’in saygın bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Hece dergisinin Ahmet Haşim Özel Sayısı’nı hazırlarken uygun gördüğümüz tanımlama şu olmuştu: “Türk şiirinin yıldızlarından”. Bu doğru bir tanımlama ve bunun değişeceğini sanmıyorum. Ülkemizde sanat denen beşerî faaliyet -sadece edebiyat değil, resim, heykel, müzik, tiyatro- var oldukça Ahmet Hâşim’in yaklaşımları, sanat insanları için önemli, değerli, hesaba katılmayı hak eden yaklaşımlar arasında olmaya devam edecektir.

*Aşkar Dergisi’nin 45. sayısında yayımlanmıştır.