Hüseyin Karacalar, Merve Parlak’a sordu.

“İnsanın şiirle olan bağını hayatı belirler… Yaşayarak öğre­nirsin ki bu öğrenmelerin en yükseğidir.”

Merhaba Merve Hanım. Nasılsın? Zor günlerden geçtik ve geçiyoruz. Ken­dini nasıl hissediyorsun?

Merhabalar Hüseyin Hocam. İyiyim, elhamd. Geçtik, geçiyoruz ve sanki zorluğu hiç bitmeyecek gibi şu günlerin. Böyle bakmaktaydım aylardır. Bir ara geri çek­tim kendimi. Çünkü öfkemle beraberdim. Yazın umudumu bulmanın gayretinde olacağım. Yitirdim çünkü. Şu sıralar hiç olmadığım kadar sakin ve serinim.

Uzun zamandan beri Aşkar’da şiirlerini okuyoruz. Niçin Aşkar?

Aşkar’da bunca şiiri yayımlatmak hesap ettiğim bir olay değildi. O yıl mayıs ayında iki dergiye, ayrı zamanlarda, ayrı şiirleri yollamış ve cevap beklemiştim. İyi şeyler birdenbire olurmuş. -bu alıntıyı şu aralar pek sık kullanmaktayım.- Bir akşam Merve Uygun sizi önerdi. Üçüncü dergiydi Aşkar. Doğru, yolumu Aşkar ile başlatmak benim tercihimdi. Fakat bu yola vesile olan Merve Uygun’dur. Ona ve yenicek kurulmuş yuvasına çokça dua ederim.

Niçin sorusuna şüphe duymadan samimiyet diyebilirim. Samimiyetinizden emi­nim. Size yolladığım üçüncü şiirde hata etmediğimi hissetmiştim. Hatırlarsanız, sizin deyiminizle siyasi kaygıları olan bir şiirdi. Bu bahsettiğim üç şiir, hassaten üçüncü şiir, o zamanki heyecanımla “şiir” dediklerimdi. Okur, burada “işte klasik şair klişesi” diyecektir. Bir de şu vardır ki: “Ben şair değilim.” 🙂

Samimiyeti açmam gerekirse… Sürecin beni bu zamana taşıyacağını tahmin ede­mezdim. Muhattabım sizdiniz. Dergi ekibinden herhangi biri tanışım da değildi. Kanondan bir ismi referans göstermedim. Mail attım. Yolladığım dördüncü şiir, dergi dosyasına alındı. Güven hasıl oldu. Evim bildiğim dergi, genişledi. Şimdiy­se ekipten biriyim. Dünya gözüyle şahit olmadığım -belki de hiç olamayacağım-onca insana kalben yakınım. Bizim gibiler için edebiyatın tek getirisi muhabbettir. Yaşama hakkını verebilmek için iyi anlar biriktirmeye niyet ettim. Bu niyeti ku­rabileceğim tek alan muhabbet. Bana göre âlemin merkezinde bu var. Büsbütün şeffaf kılamayız hiçbir bahsi. Elbette bir örtüye ihtiyaç duyarız. Samimiyetin mu­habbeti, kelimelerimizi netleştirdiğine inanıyorum. Bu yüzden Aşkar.

Şiire nasıl başladın? Niye başladın? Şiirin hayatında bir yeri var mı? Olmasa da olur mu?

Yazmakla olan imtihanım, ilkokul zamanlarımdır, bunu çok iyi anımsıyorum. Fa­kat şiir değildi. İlçedeki resim ve kompozisyon yarışmalarına eser hazırlayıp yol­lardım. Türkçe ve Resim öğretmenlerimin çocuk dünyamdaki yeri bambaşkaydı. Okullarda yarışmalara eser yollayan belli başlı isimler vardır. Onlardan biri de bendim. Bir kompozisyon yarışmasından bahsetmişlerdi, yazmış ve yollamıştım. Birincilik ödülü olan yarım altını kazanmıştım. Esasen ödülünden haberim de yoktu. Dereceye girenleri sahneye çağırdılar. Ödül olarak bir kitap bekliyordum. Ödülü takdim edecek olan geldi ve yakama altını taktı. O anki şaşkınlığım hâlâ aklımdadır. Yarım altınla ne yaptığımı merak edenler olmuştur. Bozdurmadım. Annem istememişti. Anneme vermiştim. Diyelim ki aynı çocuk Merve. Yine aynı anı yaşamakta. Yine anneme verir miydim o altını? Kesinlikle vermezdim. Boz­durur altını gider kitap alırdım.

Kompozisyon yazmayı bıraktığımda rap, funk ve protest müzik dinliyor, verse’ler yazıyordum. Resmi bıraktığımda ise graffiti yapıyordum. Lisede Hip Hop kül­türü daha baskındı. Tamamen arkadaş çevresiyle şekillenen bir kültürlenme idi. Pişman değilim elbette. Elhamdülillah, mahlasımız vardı o vakitler. Yazdıklarımı hatırlar, gülümserim. “Fevkalade memnunum.”

İşte şiire başlamam yine o lise yıllarıma denk gelir. Yazdıklarım bende kalırdı. So­yut duran başkaldırıyı kâğıda nesnelliği ile aktarabildiğim tek kanal şiirdi. Nazım Hikmet’i savunduğum gibi Sezai Karakoç’u da savunuyordum. Dershanedeki sıra arkadaşım İsmet Özel okuruydu. Daha sonra lisans eğitimi için ailemden bir hayli uzakta kaldım. İkinci yılımda yaz okuluna kalıp üstten ders almıştım. O yaz, Sa­lim Nacar ile iletişime geçmiş idim. Yazdıklarım bende kalmaz olmuştu.

Böylece başlamıştım. Şiirle başlayışım, bir başına kalışımdır. Yani bir aydınlan­ma yaşamadım, bir atölye çalışması sonrası yazabildiğime kani olmadım. Bir şiir hamuru vardı. Onu yoğurmayı tercih ettim. Anlamlar gelişti bende. Cümleye sığ­madı. Şiire ihtiyaç duydum.

İnsanın şiirle olan bağını hayatı belirler. Hayata dair dikkatini ise tecrübesi şekil­lendirir. Tecrübe bir parça anıda durmaz hiç. Ben durduğunu görmedim. Bütündür o. Yaşayarak öğrenirsin ki bu öğrenmelerin en yükseğidir. Misal Turgut Uyar’a göre şiir matematik gibi değildir. Kolaydan başlanıp zora doğru ilerleyemezsin. Dünya üzerindeki hayatımız da aynen böyle. Oyun değildir, leveli yoktur, es ge­çemezsin. Atlayamaz yahut vazgeçemezsin. Yaşamak üzerinedir. Şiir bulur, silke­ler seni, bir tokat atar yahut merhametiyle serinletir. İnsanlığımız kadar.

Aslında eli kalem tutan kim varsa -el yordamıyla da olsa- şiirle buluşuyor. Mesele yeryüzündeki ve gökyüzündeki arayışlara verilmiş ikram: Tanışmak. Şiir, sana bir karşılık olarak gelirse ferahnaksın. İyi veya kötü. Bir karşılık.

Yazarken veya okurken hissettiğim aşkın, ayazın yahut azabın bir açıklaması var mı? Aklımı yola sürüyorum. Sonra o sürgün beni evime götürüyor. Vatanıma. Di­lin içindeyim, sınırları var. Sınırlarına rağmen bir yeni dil inşa etmek istiyorum. Açıklayabilsem bir başka olurunu bulurdum. Bu bahsi bir türlü açıklayamıyorum. Tam da bu yüzden şair ününe tamahım yok. Şiiri amaç edindim. Ayakları yere basan, kitsch uzağında ve mümkünse okura bir tokat atabilecek şiirleri.

Şiir yazmanın dışında poetik anlamda şiire kafa yoruyor musun? Neler söy­lemek istersin?

Akademik anlamda araştırmaya müthiş merak saldığım iki alandan biri, şiirdir. Diğeri teknoloji. Bu iki alanı aynı şiddetle sevmemi garip bulurlar ilkin. Varsın bulunsun. Mühim değil. Poetikaya decoder nispetiyle bakıyorum. Şöyle ki: Şair, şiirleriyle nihayetinde diline has olan o imge şemasını çiziyor. Bağlamları, anlam açıkları, aksiyonu, du­raksamaları… Noktalama işaretleri dahi şiir içinde bir imgeye dönüşebiliyor. Hal böyleyken okur, var olan imge şemasını akılda çalıştırmak istiyor. Şiiri yakala­mak için. Poetika çalışmakla şiirin şemasını izleyebiliyor ve onun devre eleman­larının işlevlerini açıklayabiliyoruz kendimize. Kâğıt üstündeki bu şema, ifade bakımından teknik bir çalışmayı anımsatacaktır. Ve evet, şiir salt tekniğe bırakıla­cak bir mesele değildir. Ancak şiirle taraf oluşturduğumu fark ettim. Bu tarafta tek başımayım. Farkındalığımı kuram ile güçlendiriyorum. Rant kaygısı gütmüyorum böylece. Zira kendi dilim için okuyor ve yazıyorum.

Şiirini iyi bildiğimiz kim var? Kim varsa eleştiriyi bilmiş, kuramını -poetikasını-oluşturmuştur. Okuruz, dikkate alırız. Fakat bir başka şairi rol model almanın, gibi gibi yapmanın bir âlemi yok. Şair şahsına münhasır dili ile toplumda yer edinir. Aristo sonrası oluşan yegâne nitelik arayışıdır poetika. Bir on yirmi yıllık mesele değildir. Kelimeleri estetik kılan o. Bilirsiniz, Heidegger, dil varlığın evi­dir, der. Varlığım olan şiirin sağlamlığı için yoruyorum.