HIDIR TORAMAN İLE (Hüseyin Karacalar)

2016’nın Ağustosu’nda Ebabil Yayınları’ndan üç kitabınız birden çıktı. Uzun bir zaman dilimiydi sizin için bu üç kitabı bekleyip yayımlatmak. Kapalı zarfın üzerindeki mührü kaldırıp yeniden okur karşısına çıktınız. Ben bu süreçte neler yaptığınızı merak ediyorum, bilinçli bir tercih miydi beklemek?

“Yeryüzü Mühürlenince” ilk kitap olarak 1997’de yayımlanmıştı. Yaklaşık on yıl ortamdan uzak kaldım, on yıllık bir sükût nöbeti… Beni bu suskunluğa mecbur eden nedenler çeşitliydi elbette. O yıllar Türk edebiyatının siyasal nedenlerle çöl­leşmeye yüz tuttuğu yıllardı. Biraz konu dışı olacak belki ama bir yazar için eseri­nin okunmasından daha büyük bir ödül yok gibidir. Gelgelelim ben, o yıllarda bu türden bir ödülü pek fazla hissetmedim. Öte yandan ekmeğimi kazanmak, benim için yazmaktan daha mühim bir yer tutuyordu hayatımda. Ekmek parası kazan­mak ahlakî bir sorumluluktu benim için. Şu da var ki, bu ülkede birçok kuşak ikili ilişkilerle şair sayılmıştır. Yalnızlığını ilan etmiş şair sayısı yok denecek kadardır. Ama ben şiir serüvenimi kuşak dayanışmasının uzağında sürdürdüm hep. Herke­sin ve her vaktin adamı olmayı hiçbir zaman beceremedim, iyi ki de becerememi­şim diyorum bugün. O bakımdan ara vermek bilinçli bir tercihti benim için. Tabii bu süreç benim şiirle bağımı kopardığım bir süreç olmadı hiçbir zaman, sadece ortamdan uzak durdum. 2007’de tek­rar şiir yayımlamaya başladım. Senin de belirttiğin gibi, uzun bir ardan son­ra, üç kitap aynı anda çıktı. Ne yapar­sın, herkesin kaynama noktası aynı olmuyor işte… Tabii ki bu üçlü atış, daha çok sevgili Osman Özbahçe’nin özel marifetiyle gerçekleşmiş oldu, eksik olmasın.

Kitapların da kaderi vardır. Bu üç kitap inşallah sağlam şiir okuyucu­sunda er geç karşılığını bulacaktır. Öncelikle kitaplar üzerine konuş­mak istiyorum. Yeryüzü Mühürle­nince kitabınız yeryüzü tutanakları olmuş adeta. Yağmurlar, dağlar, doruklar, denizler, ırmaklar, kuş­lar, otlar, kayalıklar ve okyanus gibi. Diğer kitaplarınızda da çok­ça yer verdiğiniz tabiatın günlüğü gibi. Hayreti ve şaşkınlığı yaşatan şiirler. Özellikle unuttuklarımızı hatırlatan bir yanı var Yeryüzü Mühürlenince’nin. “Kimse nehrin akışını hatırlamıyor” mısraı benden şu soruyu sormamı isti­yor: Nedir şaire yansıyan bu yeryüzü?

Sevgili Hüseyin, kitaplarıma ilişkin güzel temenni için teşekkür ederim… Yer kabuğunda oluşumuzun romantik bir tarafı yok. İlk çarpışmayı yaşadığımız, ilk yaprak dökmeye başladığımız bir yer dünya, bir kış bahçesi nihayetinde. Batı’dan esen endüstriyel fırtına da her şeyin üzerine tuz biber ekti, insanın tabiatla uyumu altüst oldu. Teknolojik medeniyetin meydana getirdiği görsel ve sanal dil insan ruhunu karşılamaktan uzak kaldı her zaman. Yeryüzünü daha anlaşılır kılar umu­duyla tabiat üzerinden konuşmak iyi geliyordu bana. Her şeye rağmen mevsim­lerin geçişinde, kuşların ve börtü böceğin uçuşunda, yağmurun yağışında, suyun akışında bir düzen, bir coşku vardı. O dokuyu, o ahengi yakalama arayışım yıllar yılı sürdü. Böylesi bir arayış dışardan bakanlara, tırnak içinde söylersek, bir sür­tüşme veya kavga gibi gözükebilir. Kendimi güvende hissedebileceğim bir alan lazımdı bana. Bu da beni ister istemez kullandığım Türkçeye, şiire götürdü işte. Dünya hâlâ çok soğuk, şiir uğraşımız elimizi, yüreğimizi ısıtıyor bir nebze.

 İkinci kitabınız “Kızgın Pars Kopuk Topuk” 1998-2016 yıllarında yazmış olduğunuz şiirlerin toplamı. Bu kitabı konuşmadan önce şunu sormak istiyo­rum. Şiirde yol arkadaşlarınız kimlerdi? Kendi edebiyat ortamınız var mıy­dı, yoksa bireysel mi yola koyuldunuz? Kimlerden ilham aldınız ve poetik anlamda kendinizi nerede ve nasıl görüyorsunuz? Biliyorum uzun bir soru oldu ama sayfalarımız bu uzun soluklu söyleşiye açık 🙂

Şiirde yol arkadaşlarım oldu elbet. Ben, altı güzel dostla yola çıkmıştım: Ömer Serdar, Sıtkı Caney, Kemal Karabulut, Mustafa Dabakbaşı, Selim Erdoğan ve Ne­cati Polat. 1980’de, Elazığ’da hepimiz lise öğrencisiydik. Necati Polat, Ankara’da çıkan Aylık Dergi’de yazmaya başlamıştı. Kendisi emeği ve parlak zekâsıyla ala­na hâkim bir arkadaşımızdı, onun rüzgârıyla bizler de Aylık Dergi ’de yazmaya başladık. Özellikle benim yazma serüvenimde emeği çok fazladır sevgili Necati Polat’ın. Evet, kendi edebiyat ortamımız vardı. Bizim birlikteliğimiz tam bir iyilik dayanışmasıydı. Biz yazdığımız her metni yayımlamadan önce arkadaşlarımızla paylaşırdık. Birbirimizin hem ilham kaynağı hem okuru hem de eleştirmeniydik. Şahsen benim bu süreçlerden geçmeden yayımlanmış tek şiirim yok gibidir.

Sözünü ettiğim birlikteliği ve içtenliği ‘Aşkar kalesi’nde de görüyorum. Sizin ve arkadaşlarınızın yapıp eylediklerinizi, duruşunuzu ve ciddiyetinizi önemsiyorum. Sizi kardeş kılan ortak bir efkârınız, ikliminiz ve idealiteniz var. Doğrusu sanat-e­debiyat uğraşı bir ekip işi… “Ekip” derken niteliksizlik dayanışmasından, birleşik zorbaların egemenliğinden söz etmiyorum tabii. Örneğin, Cahit Zarifoğlu tara­fından ortaya konan şiir, kadim ve ortak bir muhayyilenin şiiridir. Yazdığı şiirin şahitleri, aynaları vardır: Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Akif İnan, Er­dem Beyazıt gibi. Zarifoğlu’nun şiirinin gücü ve zarafeti bu ekibin içtenliğinden, riyasızlığından ve halisliğiden gelir. Türk edebiyatında işlerin kötüye gitmesinin bir nedeni de, şair ve yazarların bir ruh ortaklığına sahip olmayışıdır.

Ben on yıllık bir aradan sonra edebiyat dünyasına döndüğümde birçok şairi bir­biriyle ya kavgalı ya da küs buldum. Bugün de şairler birbirinden pek memnun değil, bunun arkadan gelmekte olan kuşaklara da sirayet edecek olması kaygı ve­rici. Bu meseleyi, popülizm ideolojisi her geçen gün daha da derinleştiriyor, nasıl telafi edebiliriz bilmem. Bugünün şairlerini birbirinden uzaklaştıran ya da bir ara­ya getiren nedir, mesela? Sosyal medya mı? Sosyal medya, düşkünlerin buluşma yeri, tam bir cinnet örgütü… Oraları ya terk etmek ya da fazla şey yapmamak lazım, diyorum. Sanal âlem ilişkilerini aşamamış bir kuşak olarak anılacak olmak ne kadar fena!

Sorunuzun devamına, yani kimlerden ilham aldığıma ve poetik anlamda kendimi nerede gördüğüme gelince… İlham alma noktasında İkinci Yeni şairleri üzeri­ne ekleyeceğim iki isim var: İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu. Kendi kuşağımdan da bana esenlik veren has şairler söz konusu ama açmayayım.) Tabii, bir şair­den ilham almakla etkilenmeyi aynı bağlamda ele almak yanlış olur. Yaşadığınız ve yazdığınız sürece ilhama açıksınızdır ama öykünme anlamında bir etkilenme gelip geçici bir durumdur. Şairseniz bir yerden sonra tek yoldaşınız kendi ayak sesinizdir. Herkesin kalp atışı farklıdır, kalp kalbin atışını taklit edemez. Ben en başından beri kendi sesimden yola çıktım. Şiir, bizim çarpışmalarımızdan, çırpı­nışlarımızdan çıkan seslerin toplamıdır nihayetinde. Duyuş, kavrayış ve söyleyiş gücünden etkilendiğim yol arkadaşlarım oldu olmasına ama hep kendi sesime tutunarak yürüdüm. Zaman zaman tökezlediğim olmuştur belki ama yürüyüşümü muhafaza ettiğimi sanıyorum. 1982’de, genç şairlere yönelik bir soruşturmaya cevaben “Çağa kendi şarkılarımı söylemek istiyorum” demiştim, o kanaatim de­ğişmiş değil hâlâ. Gençlikte, insanın heves yıllarında, şiir bir hava atma aracıdır… Hatta bazı yörelerde şiir kitabı olmayana kız vermezler…) Demek istediğim, şiire farklı gerekçelerle başlamış olabilirsiniz ama şiir sizi seçmişse, nasibiniz ve temel meselelerinizden biri olmuşsa, o cepheyi terk edemezsiniz. Evinizi barkınızı siper yapmak zorunda kalırsınız…

Daha önce başka yerlerde de dile getirdim, şiirin asıl zemini, başlangıç noktası insanın kendi tabiatı ve yaşantısıdır. Her şair şiirini kendi üzerine kurar, poetik projelerini kendi üzerinde dener. Şiir yazmak tabiata dokunmaktır, kendi tabiatı­mıza dokunmak yani… Delirmek gibi, emir almadan deneyebileceğimiz tek özgür eylemimizdir şiir. Ölüm gibi, insanı “kendilik” bilgisiyle karşı karşıya getiren, baş başa bırakan bir sanat. Üç kitabımda da yer alan şiirler, benim şaşırdığım, dünyaya alışamadığım günlerin ve gecelerin bir verimi. Kendimizi bilme, tanıma deneyimidir şiir. Dünyadaki yerimizi tayin etme, nasıl bir yer tutmamız gerekti­ğini kavrama edimidir.

Dinden çıkmak ya da yeni bir din keşfetmek için şiir yazmıyoruz. Kur’an-ı Kerîm’de, Şuara Suresi’nde belirlenen yörüngede ilerleyen şiirin devamını ge­tirme, yazarken Allah rızasını gözetme niyetimizi koruyoruz. Bize düşen etik, estetik ve geleneksel değerlerden ödün vermemek. Şiiri fetiş haline getirerek şiir sevgisine yenik düşmemek… Sonuçta poetik tercih noktasında benim şiirim ya­ratılış cephesinde yer alır. Ben şiir yazarak şükrettiğimi düşünüyorum. Bu gösteri çağında, Tanrı’ya ihtiyacı kalmamış gibi bir tutum içinde olanlarla, yazarken rızâ-yı ilahiyi gözetenlerin çarpışması sürüyor, sürecek de. Sen de çok iyi biliyorsun ki şiirin bir şablonu, bir abc’si ya da tek bir otoritesi yok. Poetik görüşlerinizin sahici ipuçlarını yazdığınız şiir ele verir, poetik tavrınız ya da kampınız değil. Şiirin içtenlikten ve sahicilikten başka bir yolunu bilmiyorum. Şaire ve söylediklerine bunun için bel bağlıyoruz, çabalarını bunun için anlamlı buluyoruz. Gezegende, kutsal metinlerin dışında iyiliğin ve hakikatin zikredildiği daha emin bir yer yok şiirden başka. Direnmenin artık anlamlı ve mümkün olma­dığına kanat getirmiş kitlelerin, yığınların karşısındaki son uykusuz nöbetçiler şairlerdir. Şiir, kapitalizmin insanı şeyleştirip şeytanlaştırma ideolojisini boşa çı­karabilecek bir güç olarak, bir gün kapitalizmin ölümüne tanıklık edecektir, diye düşünüyorum.

“Kızgın Pars Kopuk Topuk” ikinci kitabınız. Yeryüzü Mühürlenince’den farklı olarak şiirler yüzünü daha somut dünyaya dönüyor. “Realpolitik, Dev­let Korusu, Roma, Sargon, cumhuriyet, mali dengeler, bütçe” gibi kavramla­ra baktığımda bunu gördüm. Şairin siyasal, politik bir tavrı olmalı evet. Ama bu duruşunu nasıl sergilemeli? Günübirlik politikaların rüzgârına kapılma­dan, tarafgirliğe düşmeden şairin siyasal tavrı için neler söylemek istersiniz? Kızgın Pars Kopuk Topuk’un içyüzünü sezmek isteyen okuyucularımız için ipuçları verebilir misiniz?

Çok şükür şiir, gören gözümüzdür. Senin gördüklerine ben de katılıyo­rum. Sözünü ettiğin tavra gelince, poetik tavırla politik tavrı birbirin­den ayrı düşünmek yanıltıcı olabilir. Trafikteyseniz bazı yolları kullanmak zorundasınız; sadece ana yollar ya da tali yollar arasında seçim yapabilirsi­niz. Sokrates pazara gider ama hiçbir şey almadan dönermiş. Soranlara da “Ben oraya ne kadar çok şeye ihtiya­cım olmadığını görmeye gidiyorum.” dermiş. Günübirlik politikalarla iliş­kimiz bunun ötesine geçmiyor elbet­te. Şair kişiliğin bu konudaki tavrının günübirlik politikaların üstünde bir ir­tifada seyretmesi poetik bir gereklilik. Şiiri, Türkiye ve Türkiye’nin tarihi rolüyle birlikte ele aldığınız zaman apolitik bir tutum takınamazsınız. Türk şiiri politikadan ve etikten hali değildir. Şairin yaşatmak istediği bir ülküsü vardır. Söz söyleme noktasında şairin telaffuz ettiği doğrular politikacının boyunu aşar. O bakımdan bize en çok doğruyu şairler söylemiştir, diyoruz. Politika nicelikle ilgilenirken; şiir poetikası işin aslına, niteliğe önem verir. Yani biri söyler diğeri duyumsar.

Biliyorsunuz bugünün dünyası siyaset, popülizm ve konformizm tahakkümü al­tında. Bu güçler şiirin aslını, hakikatini karartmak istiyor. Üçünün de asıl enstrü­manı sermayedir. Bakın, Halil İnalcık Hoca’nın gündeme taşıdığı şair ve patronaj meselesi, günümüz şairiyle de ilgili bir mesele. Şairin bugünkü patronu, bele­diyelerin sanat ve kültür hâmiliğine soyunmuş olan siyaset ağaları gözüküyor. Yani günün şairini yaşatan, yeteneğinden çok patronaj müessesesi… Kişinin ya da şairin adamlığı(!) dönemsel politik tercihiyle ölçülür oldu, nepotizmin doğurduğu bir sonuç… Nepotist tavırlarla günü bile kurtaramazsınız, değil uzun süreli sorun­lara çözüm üretmek. Siyaset, popülizm ve konformizm hep kazanmayı öngörür, oysa şiirde ve sanatta birincil önceliğiniz kazanmaksa müebbeden kaybetmeye mahkumsunuz. Birçok önemli sanatçının arkasında genellikle bir büyük “patron” vardır hükmü bana anlamlı gelmiyor. Sezai Karakoç ve İsmet Özel’e bakarak söylüyorum bunu. Her meselenin üzerine ahlakımızla gitmek zorundayız, bunun dışındaki çözüm güçlerinin tümü gayrimeşrudur. Milletin kaderini kendi kederi olarak görmeyen şaire ne demeli bilmem. Bana “kızgın pars kopuk topuk” dedir­ten biraz da bu gidişat…

Türkiye olarak “büyük bir gece”yi mi yaşıyoruz? Zayiat Risalesi’nin IV. bö­lümünde şiirinizi “ya eyyühennâs, han­nibal ante portas” diye bitiriyorsunuz. Son dönemlerde Türkiye olarak yaşa­dıklarımızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Atlarımızı geri alabilecek miyiz, ne der­siniz?

Atlarımızı geri getirebilecek prenslerin çıkması temennimizdir. Son dönemlerde Türkiye olarak yaşadıklarımız pek de yeni değil. Tarihten gelen derin dip akıntılar var coğrafyamızda. Hassaten siyasi tari­himiz çok sıkıntılı, hatırladığımızda utanç duyabileceğimiz olaylarla dolu. En iyilerimizden olan ilk dört halifenin üçü şehit edildi. İşte Aşûre gününü anıyoruz. Ümmet-i Muhammed olarak Kerbela çölün­den çıkabilmiş değiliz… Hz. Hüseyin’in şehadeti yüzyıllardır ikmale kaldığımız bir ders. Din, etik, estetik, iyilik ve hukuk kavramları kullanılarak üstü örtülmeye çalışılan o kadar çok kötülük var ki siyasi hayatımızda! Allah bize bir kurtuluş fik­ri ihsan etsin, bizi hakikatimizle yüzleştirip var olduğumuza inandırsın. Bakın yir­mi yıla yakındır Türk siyasi düşüncesi, Türk şiiriyle beraber patinaj yapıyor. Ama bizler ne yapıyoruz, pasif bir suskunluğu tercih ediyoruz. Samiha Ayverdi’nin şu cümlesi içinde bulunduğumuz durumu özetleyici bir nitelik taşıyor aslında: “Müşkül bir vaziyete düşen kızı kurtarmak için en iyi çâre bahsi kapatmaktır.” Bahsi kapatmak daha ne kadar işe yarar, bilmiyorum.

Bir kere, Türkiye şiir temeli üzerinde yükselmiş bir vatan. Bizi biz yapan kadim muhayyilemizin nöbetçileri ideal olanı düş gücüyle işleyip bu topraklarda yaşat­mayı başardılar. İbnü’l Arabî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Mısrî, Ka­racaoğlan vb. öncü ustalar Asr-ı Saadet tecrübesini Anadolu’ya taşıyarak burayı edebi muhayyilenin anavatanı kıldılar. Bu bize külli iradenin bir lütfuydu. Bugün­se Kurtuluş Savaşı vermiş, altmış yıl darbelerle yatıp kalkmış bir cumhuriyette yaşıyoruz. Türkiye yarım yüzyıla yakın bir süredir koma halinde. Ülkemiz küre­sel sistem marifetiyle onar yıllık periyodlarla, askeri ve sivil darbelerle preslendi maalesef. Türk milletinin yerinde sayması, umutsuzluğu, kaderine küskünlüğü, vazgeçmişliği büyük ölçüde bu klasik veya postmodern darbeler zincirinin bir sonucu. 27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a uzanan süreçte yaşadığımız sıkıntılar az şey değil kuşkusuz. Bu darbelerin en vahşisi, en ahlaksız olanı da elbette 15 Temmuz ihanetidir. Kötülüğün sıradanlaştığı bir tarih olan 15 Temmuz bize şunu öğretti: Türkiye yoksa biz de yokuz.

Evet, Türkiye bugün yalnızlıklar içinde bir ülke ama bu durumdan şikâyetçi de­ğiliz. Türkiye gücünü ve güzelliğini alacaksa bu yalnızlıktan alacaktır. İstiklal Marşı, Türk şiirini milli güvenlik meselesi olarak ele almamızı öngörüyor. Çünkü Türk şiiri, Hakan Şarkdemir’in ifadesiyle söylersek, bu ülkede alçaklığın nüfuz edemediği tek alandır. Gelgelelim gündemi meşgul eden, sözde kültürel iktidar mücadelesi veren sanat-edebiyat ağalarımız işin aslıyla pek ilgili değil. Edebi­yattan gazeteciliğe, eğitimden siyasete hemen her işi ciddiyetten uzak ve zevâhiri kurtarmak için yaptığımız aşikâr. Kime ya da neye güvendiğimizi de anlayabilmiş değilim.

Yüklemler, baştan sona kadar çok sade ilerleyen, rahat okunur şiirlerden oluşuyor. İmgeye boğulmamış. Günün ve güncelin şiiri değil yazdıklarınız. Kalıcılığı gördüğüm tazelikte. Lirik yanı da var Yüklemler’in. Çağın eleştiri­si olarak da okudum. Yüklemler’de denediğiniz düzyazı şiir formuna hayran kaldım. Cesurca bir girişim bence. Bu tarz sizde nasıl oluştu? Yüklemler’i bir de sizden dinlemek isterim.

Bir kere şunu belirtmemiz lazım. Şiir bizimle başlayıp biten bir edimdir. Tabii, bu sadece kendi şiirimizin hikâyesidir, şiir sanatının bütün çağlarını içine alan bir hikâye değil. Zaman şiirimizi ister istemez güncelliyor. Ama kendi şiirimizin sınırlarını ne kadar genişletirsek genişletelim, sonuçta son şiirimiz ilk şiirimizin doğal bir uzantısı olarak kalıyor. Yüklemler, Türk şiirinde nasıl bir yere denk dü­şüyor, bunu belirlemek benim işim değil elbette. Ama kendi şiir serüvenim içinde apayrı bir yer tutuyor. Ben Yüklemler’le farklı bir açıya geçiş yaptığımı sanı­yorum, benim için farklı bir deneyim ve sıçrayış oldu. Evet, Yüklemler, düzya­zı-şiirlerden oluşuyor. Bu tarza eğilim göstermem, yüzyılın deneysel metinlerine duyulan bir özentinin sonucu değildir. Geleneksel anlatı içinde “düzyazı şiir”, “artistik metin” ya da “mensur şiir” adı verilen denemelerin dışında kalıyor be­nim yazdıklarım. Üzerinde tümüyle uzlaşmaya varılmış bir türe dâhil edilebilecek yapıda da değildir bu şiirler. Hem biliyorsun düzyazı-şiir, yeni olmaktan çıkalı yüzyıllar oldu. Baudelaire’den Arthur Rimbaud ve Lautreamont’a; Mallarme’den Rene Char, Saint-John Perse veya Jacques Prevert’e kadar bir dizi kurucu-yaratıcı ustayı görmezden geldiğim sanılmasın. Bizde de Abdülhak Hamit, Halid Ziya, Mehmed Rauf’un kaleme aldıkları ya da İlhan Berk, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi İkinci Yeni şairlerinin örnekleriyle sınırlı değil bu türün örnekleri.

Bu şiir formunu, 2010’larda denemeye başladığımda, beğenisine güvendiğim dostlarımdan hiçbiri yadırgatıcı bulmamıştı doğrusu. Çünkü bu şiirlerin iç ge­rilimi böylesi bir söyleyiş tarzını gerektiriyordu, yani içerik böylesi bir biçimi dayatıyordu. Ben de o heyecanla üçüncü kitabı, yani Yüklemler’i ortaya çıkara­cak bir şiire yöneldim. Farklı anlam katmanlarını yoklayan bir şiir peşindeydim. Ayrıca bu şiirlerin ortaya çıkışında dil ve biçim değişikliği ihtiyacının da önemli etkisi oldu. Anlatımın bin bir yolu var kuşkusuz, benimkisi bin ikinciyi deneme girişimiydi. Klasik kuralların, alışılmış biçimlerin aşılmasındaki kararlığın bir ve­rimidir Yüklemler. Kitaptaki şiirlerin düzyazı görünümlü olması, düzyazı anım­satması veya şiir yönü ağır basan ahenkli düzyazı olarak algılanması yanıltıcı olacaktır. Vezinli ve kafiyeli her anlatıya da şiir demiyoruz zaten. Yapı olarak nesir ve nazımın birbirine yedirilmiş bir biçimi gibi algılansa da saf şiir niteliğini koruyor yazdıklarım, metin olarak şiir dili temelinde yükselen bir kuruluşa ve bütünlüğe sahiptir. Özgün bir esin ve bilinç sıçramalarıyla oluşmuş bu anlatının özel bir dokusu, iç ahengi, mimari özellikleri, imge yapısı söz konusudur. Bu tarz şiirin işçilik aşaması, söz ve sözcükler arasındaki sessizliğin, yalınlığın düzen­lenmesi oldukça meşakkatlidir. Mensur şiirin yapısını daha çok betimlemeler ve yinelemeler belirler ama Yüklemler pitoresk ögelere yaslı bir şiir değildir. Bilin­diği üzere şiir, sürekliliğini sadece biçime bağlı ögelerden almıyor. Noktalama işaretleri gibi mısra düzeni de söyleyişte işi kolaylaştıran ögelerden biridir ama ben bu imkânlardan yararlanmak yerine zor olanı tercih ettim. Şiir kendini okut­sun, okur gideceği yolu ve yönü kendi imkânlarıyla bulsun istedim. Yüklemler, epik- lirik ezgisi ve çağrışımlara açık yapısıyla okurun dikkatini çekebildi, bu da beni gönendirdi doğrusu.

Bir de günümüz şiirinde biçim arayışları var: Madde şiir, felsefi şiir, deney­selciler, somutçular vb. Bu biçimci gelişmeler özü ıskalar mı yoksa şiir adına güzel, heyecanlı adımlar mı? Günümüz şiiri için neler söylemek istersiniz?

Sevgili Hüseyin, şairin hiçbir poetik açıklaması kendi şiirinden daha büyük ola­maz, diye düşünüyorum. Sözünü ettiğin biçimci arayışlar, klasik biçimlerden ka­çınırken kadim muhayyileyi, içeriği ya da özü önemli ölçüde ıskalıyor tabii ki. Şiirin tarihsel mirasını, bütün renklerini tanımadan yeni bir karışım, yeni bir renk tahayyül etmemiz çok zor. Yazdığınız şiire “lirik, epik, somut ya da ironik, de­neysel” demekle onu lirik ya da deneysel şiir yapmıyorsunuz. Şimdi Sezai Kara­koç’un ya da Fuzuli’nin epik şiirler yazdığını ispata kalkışan bir yazıyı ele alalım. O yazıdan “epik” sözcüğünü çıkarıp yerine “lirik” sözcüğünü koyalım; yazıda pek de değişen bir şey olmadığını göreceğiz. Biçim arayışı bağlamında iyi niyetli girişimler bulunmakla birlikte yazılıp çizilenler gösterişli birer entelektüel ana­liz, bunların çoğu da pratisyenlerin tecrübesiz yorumları gibi geliyor bana. Oysa bugün sahip olduğumuz Türk şiir tecrübesi, bütün mazeretleri elimizden alıyor. Bunca poetik birikim ve tecrübeden sonra şairlerin kötü ve bayağı olana pirim vermesi şiir saygısının yokluğuna işarettir. “İşte bunlar hep şiir” denilen şeyler şiire kulp takmaktan öte bir işe yaramadı şimdiye kadar. Niteliksizlik dayanışması edebiyatın her türünde almış başını gidiyor, balgam gibi yayılıyor adeta.

Anlayacağın; şeytan, şükürsüz şairleri boş bırakmıyor. Bugünün “paşam” ya da “sultanım” diyerek söze giren mizaçgir şair adayları, şiiri geçim kapısı olarak görüyor. Birçok edebiyat dergisini sipariş üzerine yazılmış, sahteliği gizlenmiş metinler işgal ediyor. Her gün sanal piyasada tutunmak için şiiri harcayan kaç girişimci “şiir oyuncusu” var, kaçı geçimini şiir üzerinden sağlamaya çalışıyor biliyoruz. M. Monroe’nun “Aktris olmayı hayal etmek, aktris olmaktan daha he­yecan verici.” sözü geliyor aklıma. Bu, günümüz şairinin durumuna ne kadar da denk düşüyor! Kendi olmaktan aciz kimseler ne verebilir şiir okuyucusuna? Sen adını şairler piramidine yazdırsan ne olur, yazdırmasan ne olur? Duygu sahibi ola­bilirsin ama kişilik sahibi olmadan şiir sahibi olamazsın. Bir diğer önemli mesele de şu: Sosyal ağlar (twitter, facebook, Instagram, tumblr) genç şair adaylarının başına çorap örüyor. Popüler psikoloji sayesinde gençler başarı bağımlısı olup çıktı. Oysa şiir bir “temaşa” sanatı değil, sezme, bilme, nasip işidir. Şiiri hüner gösterme yarışına indirgeyen kuşaklar yok hükmündedir.

Üç kitapta da dikkatimi çeken çok yönlü okumalar yaptığınız. Şiirleriniz içinde geçen kavramlar düşünce dünyanızın çok zengin olduğunu gösteriyor. Dinler tarihi, siyasi tarih, coğrafya bilgisi ve felsefe gibi alanlarda zengin okumalarınız şiirinizi zenginleştirmiş. Gençler nasıl bir okuma yapmalı? Ben çok dağınık olduklarını görüyorum çoğu zaman.

Gördüğün doğrudur… Elbette okumak bir kimlik, kişilik edinebilmenin en etkin yolu. Okuma serüveni konusunda söylenmiş ve söylenecek çok şey var doğrusu. İşi çocuk veya yetişkin klasiklerinden başlatabilirsiniz. Dini, tarihi ya da felsefi metinlere de ağırlık verebilirsiniz. Ama bunlardan daha önemli bir mesele var. Te­mel sorunu “okumamak” olan bir toplumda yaşıyoruz. Dört beş yılını üniversite tahsiline ayırmış milyonlarca genç var ama en azından birkaç yılını okumaya ayır­mış, uzun vadeli okuma planları yapabilmiş kaç kişi var şunun şurasında? Okuma konusunda milletçe geri düştük maalesef. “İkra” ayetine rağmen “okumamazlık” en yaygın geleneklerimizden biri oldu. Okumanın kutsallığı, sanat ve edebiyatın değerler dünyası modernizm ideolojisinin, yüksek teknoloji medeniyetinin gölge­sinde kaldı, anlam ve değer kaybına uğradı. Halkımızın irfanı yığınların kültürüne yenildi. Sorumsuzluk, vurdumduymazlık, vazgeçmişlik ortak niteliğimiz olmuş neredeyse. Biliyorsun şimdi popülerleşme zamanı. Bugün her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de yazar-çizer profili değişmiştir. Edebiyat, sanat ve fikir dünyamıza artık niceliğin kör kuvveti hâkim. Yazanlar tribünler için yazıyor. Çokluk, vasata hitap eden, anlık, doyumluk kitsch metinler üretiliyor; daha çok satmak, daha çok tanınmak adına yapılıyor bunlar. Edebiyatçılar arasında, pop star olma yarışı var. Yazarların, özellikle de Müslüman duyarlıklı yazarların pop ikon olma yarışına girmesi tam bir komedi! Bizler yıllardır, ciddi anlamda bayağılık ve sıradanlık eleştirisi yapmıyoruz, sahte duyarlıkların edebiyat dünyasını istila etmesine itiraz etmiyoruz, estetik kaygılarımızdan vazgeçtik. Okuma dikkatimiz fena halde da­ğılmış. Artık zincire değil, zincirin kısalığına itiraz ediyoruz!

Gençlerimiz bugün çok takatsiz; düşüncenin, şiirin, romanın, sinemanın, mimari­nin öncüleri olmayı kendilerine yakıştıramıyorlar yazık ki… Semirmiş bir orduy­la meydan muharebesi kazanamazsınız. Şiirin, sanatın, dinin uyarılarına kayıtsız kalmak yığınların şanındandır elbet. Ancak, genç sanatçı buna aldırmamalı, işin aslına eğilmeli. Bütün mesele, işimizi ne kadar iyi yapıp yapmadığımıza gelip dayanıyor aslında. İnanmış ve adanmış kimseler olarak en iyi şiiri yazmayı, en nitelikli filmi ortaya koymayı, en sıkı dergiyi çıkarmayı hayati bir mesele olarak ele alabilmek… Sanatçı ya da şair kişiliğe düşen, popülizmin tuzaklarından sakın­mak, kötülüğün cazibesine yenilmemek. Sanat ve edebiyat pespayeliğin, çürüme­nin, nemelazımcılığın önüne geçebilecek bir imkân olarak duruyor ortada. Tevfik El-Hakim’in sevdiğim bir ifadesi var: “Saadet bize dışardan değil, içerlerimizden gelecek.” Bu da büyük emek istiyor. O emek de okumak, mahalle mektebine, eve, kitaba geri dönmek…

Başka söyleşilerinizde de dile, sözcüklere verdiğiniz öneme çok vurgu yapı­yorsunuz. Şiirin o vurucu ses gücünü nasıl edinebiliriz?

Dil, şairlerin en büyük sınavıdır, en çetin çarpışmalara girdiği yer, dil cephesidir. Tabiatımızdaki insana ait iç sesin ve umudun, duygu veya sezgilerin ortaya çıkışı dil iledir. Biz şiiri, dil ile söyleyip dilin sözcükleriyle somut duruma getirebiliyo­ruz. Söz konusu somutlaştırmanın etkisi ve gücü, tabiatımızda içkin olan insanın iç gerilimine ve o gerilimin gerektirdiği en doğru sözcüğü seçip kullanmaya bağ­lıdır. Yalnız, şiirde sözcük seçimi dönemsel, geçici bir heves olarak görülmemeli. Şiir poetikasıyla yaşıt, şiirin olmazsa olmaz temel meselelerinden birdir. Sözcük seçimindeki özensizlik, şiirin seyrüsefer akışını hiçe saymak olur. Şiirimizin ka­litesindeki irtifa kaybının bir nedeni de sanata ilişkin meseleleri ele alışımızda­ki ciddiyetsizlik olsa gerek. Bunları söylerken Ataol Behramoğlu – İsmet Özel Mektuplaşmaları geliyor aklıma. Orada şiir yazmayı, sanat ve edebiyat uğraşını dünyanın en önemli meselesi olarak kavrayan bir bakış açısı vardır. Bu titiz bakış açısının, modern Türk şiirindeki yeri ve önemi hakkıyla kavranmamıştır örneğin. “İç gerilimi” meselesine dönersek… “İç gerilimi” dediğimiz şey, “müstesna” şa­irlerde sıkışan anlamdır, gerçekliktir, umuttur, saf sözdür, saf duadır. Örneğin, Yunus Emre bir İslam bülbülü olarak ilahi aşkı şakır, fonda hep yaratılış vardır. Tabii, iç gerilimi, kimi şairlerde kendini küfür olarak da dışa vurabilir. Arthur Rimbaud’nun retorik öğretmeni diyor; “Onun, annesiyle her çatışması, şiirlerinde pislik imgelerinin serpilmesine yol açıyordu.” Kendisi de zaten annesine “karan­lığın ağzı” diye hitap edermiş sürekli. Bir anne için ne büyük talihsizlik!