Ali Cahit Yılmaz

-Kırmızıda Beklerken’in Düşündürdükleri-

“taklit bir gökyüzünün altında at koşturmak

gerçek bir süvarinin aklını taşıyarak

kolay değil, atlar şampiyon olur, gerisi unutulur

o çirkin, geçkin bakirenin

tabancası doldurulur.”[1]

Şu bakır zirvelerin ardından

Bir süvari geliyor kan rengi.

Başlıyor şimdi malül akşamda

Son ışıklarla bulutlar cengi.”[2]

Don Quijote’u anarak başlayalım. Onunla dalga geçmek kolay iş: Elinde mızrak, değirmenlerle savaşan bir deli. Ancak onda rahatsız edici bir taraf da var. Gülünç olduğu kadar insanda kızgınlık da uyandırıyor Don Quijote. Ona duyulan bu kızgınlığın sebebi belki de gösterdiği direnç ve pratikte afallasa bile niyetindeki gerçekliktir. Düşünelim romanda ilgimizi çeken şey nedir gerçekten? Kahramanın değirmenle savaşmasına mı güleriz yoksa onun insanları o muazzam kötülüklerden korumak istemesindeki çocuksu tavra mı? İlgimizi celbeden taraf onun sevgili arayışındaki saçmalıklar mı yoksa sıradan bir insanın işini gücünü bırakıp sevgili derdine düşmesini acayip, gülünç hatta kızılacak bir şey olarak mı görürüz? Acaba onun kafasına koyduğu amaç uğruna giriştiği uğraşların işlevsel olmayışı mı ön plana çıkıyor yoksa başka bir dünyanın imkânından bahsettiği için şaşırtıcı mı buluruz onu? Belli ki her ikisi de.

Gelelim bize. Osman Konuk başka bir şiirinde kırmızıda geçen süvari imgesinden bahseder. Bence bu bir şair tanımıdır, gerçek bir süvarinin aklını taşıyan şair. Kırmızı ışık ise toplumsal bir kurgudur. Bize durmamızı emreden bir kurgu, işarettir. Ancak bu kırmızı ışık trafikte kalmaz. Gelir müdürün olarak çıkar karşına, otobüste başında bekleyen teyze bir anda kırmızı ışığa dönüşür, kürsüdeki hoca sana kurumsallaşmış büyük kırmızı ışığı gösterir, herkesin kırmızı çizgileri vardır. Biz insanlar bu kırmızıların bir kısmını gerekli, bir kısmını müspet, bir kısmını da mecburiyet olarak görürüz. Ancak ya kabul etmezsek kırmızıyı ya orada durmazsak? Başlayalım: Kovuldun, kalk oradan terbiyesiz, otur yerine sıfır… Kızılacak bir şeydir çünkü bu. O kurgu artık inançtır, o inanç toplumun süreğenliğini sağlar. O inanç yıllar içinde araçlarla, insanlarla, kitaplarla, cebirle oluşmuştur. Sen, bir de ben yani biz kendi direncimizi ancak bu kırmızılardan uzakta oluşturabiliriz. Öyle mi? Öyle, durum bunu gösteriyor. Bir de şu şairler olmasa.

Şairler aktüel gerçekliğe karşı başka bir gerçekliği savunan insanlar. Başka bir dünya veya başka bir bakış açısı… Eğer bu gerçekliği paylaşma ve yayma isteği arzusu olmasa şiirleri yayınlamaya gerek kalmazdı. Biz onu dünyaya açarak bir imkânı yaymak genişletmek isteriz. Ancak bu bir yönüyle barbarca bir eylem değil mi? Kurulu bir düzeni yıkmak, uzlaşıyı değiştirmek istemek korkunç değil mi? Bakalım İsmet Bey ne diyor: Barbar yabancılığı üstlenir… Şiiri medeniler anlayamaz, anlayacak olursa felce uğramaktan korkar (Kırmızıda geçersek başımıza bir iş gelir.) Barbarın niçin böyle davrandığını medeniler anlamazlıktan gelir, anlama çabalarının kendi çürümüşlüklerini kabul etmek anlamına geldiğini bilir. İşte şair, işte toplum…

Don Quijote’da şişede duran kırmızı sıvının kan olduğunu söyleyip saldırmıştı ona. İnsanlar onu şişedekinin şarap olduğuna inandıramadı. Ya da şöyle söyleyelim Don Quijote, insanları onun kan olduğuna inandırmaya çalıştı. Şimdi şunu demeye çalıştığım anlaşılabilir ben bir şair olarak kendimi Don Quijote’a benzeterek affedilebilir olduğumu mu iddia ediyorum? Hayır, hem kim kimden af diliyormuş bakalım? Don Quijote ancak benim kötü bir parodim olabilir. Çünkü benim silahım sağlam vurduğum yerin makullüğü ise size kalmış. Hem silahın doğruluğunu kabul ederseniz en azından bu aracın kullanılacağı bir yeri saldırılacak doğru bir yerin olduğunu da kabul etmiş olmaz mısınız? Silahın ne olduğunu İsmet Bey söylesin: Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz. Şiir bu anlamda bir “yerine getirici” bir silah, bir kalkandır. Şiir okumak bu ise şiir yazmak nedir bence açıklandı.

Son söz olarak, aşk olsun Osman Konuk. Teşekkür ederim.


[1] Osman Konuk, Seni Sonsuza Kadar Sevdim

[2] Ahmet Haşim, Süvari