Cumali Yakan

Gözden ibaret olan insan gördüğüyle kendi hayatını ördükten sonra hatıralarını unutmamak adına önce kalbine sonra da sayfalara kaydetmesi insanın gördüğüne değil de görmek istediğine yönelmesinin neticesidir. Aşamayacağı duvarlar inşa eden insanoğlu bu duvarların kendisine hem hapishane hem de mezar olduğunu anlayınca bu duvarların varlığından şikâyet etmeye başlar. Bu şikâyet eylemi bir çıkış kapısı bahşeder. İnsanoğlunu dizginleyen, doruğa ulaştıran, durduğu yerin mesken edilmemesini belleten, bina etmiş olduğu duvarlara balyoz sallayan ve sadece görür gözleri özlere uymayı dillendiren bir çıkış yolunun varlığını keşfettirir, şiir. Şiir, şuurdaki urları tek tek haber edip kâinatla ve onun ötesindeki noktalarla irtibatını temin eder. Bu noktaların tayininde şiir gözcülük vazifesini üstlenip söylenilmesi gereken şeyleri ete kemiğe büründürerek dile getirir. Şuura ermiş bir insanın,  şiirin en temel üç vazifesini bellemesi elzemdir ki bunlar; salih amel işlemek, gafil kaldığına uyanmak ve ma’ruz kaldığı zulme başkaldırmak. Şairin şuurunu yitirmesine sebep olan şiirin gayr-i ihtiyari bir şekilde meydana geldiğini dile getirip şiiri hayal âlemine sıkıştırmasıdır. Bu anlayış şiirin ancak hüzün, keder, pişmanlık ve sızlanma gibi mevzularla yetinilmesini savunur ve şiirin hapsedilmesinden başka bir vazifeyi görünmez kılar. Hâlbuki şiir şairin yol azığıdır onunla olur, onunla ölür. Şiir şairini var eder peki şiirin kendi hayatına müdahale etmesini istemeyen şair kisvesindeki nice insan şiir diye bazı şeyler yazıp duruyorsa o zaman ne yapmalıdır?

“Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur” dizesi aslında sorumuzun cevabını ihtiva etmektedir. Hak, gönül, ben, demek, hayran lafızlarının birbiriyle olan bağlantısı gerçek mânada şairin nerden başlayacağı, nerde arayacağı, ne olduğu, kendini nasıl ifade edeceği ve hayata nasıl bakacağına dair sorularına mükemmil bir şekilde cevap vermektedir. Fakat insanoğlu muğlak yapısıyla her şeyi bulandırdığı gibi bu berrak suyu da bulandırmayı başarmıştır. Kalbine fücur ve takva ilham edilen insanoğlunun takvadan ziyade fücura kendisini kaptırdığı malumdur. Fücur, gözleri ve’l-fecr okuyanların dünya nimetlerine karşı olan düşkünlüklerini gizlemeden olabildiğince bu nimetlere en kısa yoldan ulaşmak için gösterdikleri çabanın adıdır. Akli muhakemesinin terazisini kaydıran, kalp safiyetini yitirten ve istikametini şaşırmasına neden olan bu fücur hareketi eşyanın yerli yerinde durmasından da pek hoşnut olmaz. Eşyanın hakikatine ve sırrına vasıl olan sanat anlayışlarının yön değiştirmesi uğruna insan kalbindeki takva kuvvesini bastırıp bu dünyadaki konumunu belirsizleştirerek sadece dünyevi meşgalelere kendini hasreder. İşbu sebeple sanatın ne olduğu ve varlığının nereye istinad edilmesi gerektiği gibi tartışmalar bu belirsizliğin başında gelmektedir. Sanat, sanat içindir veya sanat, toplum içindir anlayışı zikretmiş olduğum mefhumlarla irtibatı kesmeyi ve berrak suyu tamamen bulandırmayı öngörür. Sanatın istinad edilmesi gereken yegâne merci Hakk’ın rızasıdır ve sanatın aldatıp aldatmadığı da ancak onun rızasına ne kadar mutabık olduğu ile ölçülür. Bi’l-hassa şiir sanatının hedefine aldığı şey; asıl vatanından kopmuş gelen insanın bütün çabasını yeniden oraya varmak için sarf etmesidir. Şair bir şeyler söylemekte ve bu söylediklerini insanlara bir şekilde aktarma gayretine düşmektedir. Söyleyeceklerini söylemez ise bilir ki “ben” olmaktan peyderpey uzaklaşacaktır. Bu sebepten şair dünyanın hay-huyuna gönülden boyun eğip suya sabuna dokunmayan şiiri reddettiği gibi kahve eşliğinde yapılan entelektüel fantezileri de reddeder. Hayatın her neresinde nefes alırsa alsın bütün hadiseleri “Hay” ile ilişkilendirmek mecburiyetinde olduğunun ve yine insanın fıtratına “huy” mugayyir olan şeyleri reddetme şuuruna ermesi gerektiğini de bilen kişidir, şair.

Düşünelim ki kâffe-i kâinat nakarat halinde kadem be kadem ilerleyip niyetini, tavrını her daim tazelemekte. Dünü olmayan bir düşünce ve düşüncesi olmayan bir niyet şairi sahil-i selamete çıkaramadığı gibi her dem taze tutması da mümkün değildir. Düşünce ve niyet, kendimizi nicelikten, nice hâllerden felaha kavuşturacağımız tavra doğru olan meylimizdir. Bu meyil sayesinde her mahlûkatın can sahibi olduğunu ve şuurla hareket ettiğini anlarız. Hayran kalmak işte tam da burada devreye girer. Kara basarken, göğe yaslanırken, bir çift gözde gezinirken ve telaşlı kalplerin titremesinde konaklarken hayretle hareket ettiğini anlar şair. Anlar, zira hâlden hâle her şairde bir hayret makamı kiminde gül, kiminde göl uzayıp gider kâinatın bağrına. Şiir, göze gelen her dikeni dur durak bilemeksizin gösterir ve nakarat hâlinde kâinatın terennümünü işitilesi kulaklara ulaştırmak için bütün varlığıyla didinir.