“Galebe çalan şiirin kendisiydi. Türk vatanı böyle doğdu.” [1]

Doğmasaydı lanet olasıca diyenlerin hazırlık yaptığı hatta bunu topluca diyebilme özgürlüğü ilan edilirse bunu müzikli bir koro biçiminde yerine getirebilmek için orkestra hazırlıklarının da yapıldığı topraklarda yaşıyoruz. Bu orkestranın hazırlanma faaliyetleri insan dünyaya indiğinde başlamış ve o zamandan beridir faaliyetine hız kesmeden devam etmektedir. Bu faaliyetin ayyuka çıktığı senelerden olan 1324 senesinde Sırat-ı Müstakim dergisinin başmuharrirliğini üstlenen Mehmed Âkif’e uyanan alakanın yankıları en çok Anadolu dışındaki Müslümanlardan gelen mektuplarla kendini belli etmiştir. Bu talim neyin nesiydi?

“Asya’nın en uzak köşelerinden üstada mektuplar geliyor, şiirleri, yazıları takdir olunuyordu. Müslümanların bilhassa Türk Müslümanların bu teveccüh tufanı karşısında üstad çok mütehassıs oluyor: Görüyorsunuz ya arkadaşlar, çalışmaya ne kadar ihtiyaç var, diyordu. Ah ne olur, bütün eli kalem tutanlar, âlimler, şairler, muharrirler siyaset dedikodularını bıraksalar da milleti irşad edecek faideli şeyler yazsalar. Millet böyle siyaset kavgalarından hiçbir faide görmez, daha ziyade tezebzüb ve teşettüte uğrar. Allah bilir ama daha büyük bir fitne kopacağından kopuyorum, diyordu.” [2]

Mehmed Âkif’in bu sözleri 31 Mart hadisesinin habercisiydi. Cizye vergisi Hristiyan takvimine göre 1856’da Islahat Fermanı ile kaldırıldığında geriye gayrimüslimlerin askerlik meselesi ortaya çıktı. Cizye vergisinin çeşitli isimler altında 1907 senesine kadar zenginden altmış, orta halliden otuz ve fakirden on beş kuruş alınarak devam ettiğini biliyoruz. Bu hadise hareket ordusuna bakmadan 31 Mart hadisesine bakanların bilmezlikten geldiği bir hadisedir. Bu iki vakıadan beslenen bir şiiri Sırat-ı Müstakim dergisinin ikinci sayısında 7 Şaban 1326’da (4 Eylül 1908) “Tevhid yâhud Feryad” başlıklı şiiriyle Âkif bize gösterir.

Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi yâ Rab sanıyor kendine devlet? [3]

Mehmed Âkif’in burada söylemek istediğini bu ülkede Türkçe söyleyemeyen bir insanın Türk olduğunu düşünüyorsanız yanılırsınız. Yanılmaktan imtina etmediğiniz için “bu bir şiirdir” diye kenarına notlar iliştirilen metinleri piyasanın serbestiyetinden nemalanarak “Sırat-ı Müstakim” olmayan orkestralara nota temini bakımından kıymet arz ettiği noktasında birleşildi. Bu birleşmenin Hristiyan takvimine göre 1839’dan beri gerçekleştiğini düşünüyorsanız yanılgınız katmerlenir. Türkiye’nin şiir hareketini inkıtaya uğratmayı isteyen ordular 1839’da elde ettikleriyle durdu sanıyorsanız 1908’e kadar Yahudi sanatının millileştirilmesi üzerine yapılan çalışmaların siyaset dergileri üzerinden yürüdüğünden haberdar değilsiniz demektir.

Hristiyan takvimine göre 1908 senesi tarih kitaplarında Jewish Emancipation yani Yahudi özgürleşmesi, Yahudi özgürlük ve kurtuluş senesi olarak geçer. Doğu Avrupalı Yahudilerin birincil hedefinin doğu ve batının birleşmesi ve bir kültürel Rönesans ile beraber daha sonraları hayata geçecek Yahudi’yi savunma zaruretlerinde Yahudi Kültürel Rönesans’ı olarak bunu kullanmak istediler. 1901’de Ost und West dergisini çıkaran Alman Yahudiler Siyonist yanlısı bir hareket olarak kendilerine destek buldular. Bu destek ve yürüttükleri faaliyetlerle Türk şiirinin karşısında bir yerin tam karşısında durdular. Yürüttükleri faaliyetler sonucu aspirini İstanbul’da yutanlar kimliklerini gizlediler fakat Türkiye Cumhuriyeti ile palazlandılar. Birinci Cihan Harbi’nde bir “ışık” ve “ulusal ruh ile saf maneviyat” doğmasını Türklerin boğulması umutlarıyla birleştiren Almanya’nın yanında savaşa girdik. Bu meşrutiyetle Yahudi organizasyonu arasındaki bağlantıdan neşet etti. Çünkü Osmanlı kimliği Yahudilerin biriktiği bir kimlikti ve artık “hareket” zaruri hale geldiği için “harekât” başlamıştır. Fakat bir Türk isek biliriz ki Yahudilerin “ordusu” bir “Emancipation” ordusudur.

Mehmed Âkif’in yaptığı bütün bu karmaşa karşısında Türk şiiriyle bir çıkış yolu aramaktı. Cizye vergisi ile Jewish Emancipation arasındaki taalluk Türk ile şiir arasındaki dilden yani Türkçeden doğan münasebetin örtülmesi için danışıklı bir dövüşe hala yol açmaktadır. Şiiri gayri şahsi kılmaya çalışanlar, onun serbest bırakmadan doğan bir dil sırrı olduğunu örtmeye çalışıyor. Bu durum Türk düzenine karşı olmanın konforunu ancak günleri atlatmaya yarayan yaşantıya bir dil münasebetiyle varacakları fikrini bir sosyal aktarım vasıtasıyla Yahudilerden edindikleri gerçeğine delalet eder. Bunu anlamayanların Kudüs ve Yahudiler ile kopmaz bağlar tesis etme hezeyanları Hristiyan takvimindeki başka martlarda karşılarına neyin çıkacağından habersiz olmadıklarına delalet eder.

Osmanlı düzeniyle Türk düzenini aynılaştırmaya kalkışmanın, Kudüs üzerinden devletin eline olan her şeyin İslam olduğu yaygısını bu topraklara sermek hainliğiyle bir noktada tıkanmasıyla sonuçlandı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu yanılgıların sonunu göremeyişiniz İstiklâl Marşı’nın yazılış amacına dair Türkçe yolculuğun hiçbir tarafına kendinizi borçlu göremeyişle dirsek temasındadır. Bu temasın gâvur aklından alındığını ancak nakli öne alarak ortadan kaldırabiliriz. Bu durumu sarahate kavuşturacak olan ise Türk şiiridir. Çünkü Türk vatanı böyle doğdu. Resulü Ekrem’in bize öğrettiğinden başka bir şeyin hiçbir şartta geçerli olmayacağını benimsemiş olanlar Türk şiiriyle taalluk kurabilir. Şiirin bir pay alma hareketi olarak kelimelerle modern bir oyuncak olarak oynamak anlamı taşıdığı bu günlerde eğer Resulü Ekrem’in öğrettikleri dışında şiirle “bağlantı” kuranlara bu topraklarda rast gelirseniz onların gâvur aklıyla dirsek teması sonucunda şiiri bir “hamam tası” olarak cenabetlerin elinde elden ele dolaştırmak ya da “şaşı bir tesisatçı” olarak yahudalaştırmaktan başka hedefi olmadığından emin olabilirsiniz. Olabilir misiniz? Bu bilmeceyi çözemeyenlerin “Yahudi Olmamak” ile bir bağı olamaz ve dünya sistemine uymak için zarurî olarak çevreci olmayı görev sayanlar, Gargat ağacı sevgisiyle zarurî bir şiir sevgisi arasına sıkışıp kalmıştır. Bu bilmece ise her insanın bilmecesini çözmemekten aldığı payla berkitilmektedir. Bu payı makaslarla kesip biçerek almaya kalkanların ahvalini elimizdekini sıkı sıkıya tutmayı feda etmeden müteakip yazıda ele alalım.


* 21 Cemâziyelâhir 1442 (3 Şubat 2021)

1 İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Tiyo Yayıncılık, 7. Baskı, 2017, s. 9.

2 Eşref Edib, Mehmed Âkif: Hayatı-Eserleri. İstanbul: Abdullah Işıklar Yayınevi, İkinci Tab’ı, 1960, s. 8-9.

3 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat, Feza Gazetecilik, Haz: Prof. Dr. Ömer Faruk Huyugüzel, Yrd. Doç. Dr. Rıza Bağcı, Arş. Gör. Fazıl Gökçek, cilt. 1, s. 46.