Hüseyin Karacalar, İdris Ekinci’nin son kitabı “Yürüyelim” üzerine yazdı.

Frederic Gros, “Yürümenin Felsefesi” isimli kitabında; “Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır” diyor ve şu cümleleri ekliyor: “Yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz işte bu düğümü atmak için.”

İdris Ekinci’nin üçüncü şiir kitabı olan Yürüyelim’i bu duygularla okumaya ve incelemeye çalıştım. “Yürüyelim” 2019 yılında Ebabil Yayıncılık’tan çıktı. On dört şiirle okuyucunun karşısına çıkan İdris Ekinci’nin bu hız çağında kitabına Yürüyelim ismini vermesi Frederic Gros’un düşünceleri bağlamında oldukça değerli.  Çünkü Gros; yürümeyi çürümüş, kirlenmiş, yabancılaştıran, içler acısı bir medeniyeti reddetmenin ifadesi olarak algılar. İdris Ekinci’nin Yürüyelim ismini verdiği bu kitap, bizlere sıradanlığı reddetmeyi ve bile-isteye anlamlı bir yürüyüşün insanı olmayı teklif ediyor. Kaçma arzusu taşımayan şiirlerden oluşuyor Yürüyelim.

“Bir tarihi kuzgunlara kaptırmadan, şimdiden, buradan, geniş anlamlı bir adımla

Ve zamanı çoğul bir yola getirip getirip bir nefesle yeniden başlatarak, nerede kaldıysak”

Aynı zamanda yerinde de duramayan bir şairin izlerini yakalayabiliyoruz. Kitabı okurken adımlarını aklına estiği gibi atamayan bir şairle karşılaşıyor ve aynı duyguyu hissetmeye başlıyorsunuz, zira “alelade bir bahçe gezintisi” değil bu.

Yürüyelim, uzun soluklu şiirlerden oluşuyor. Uyku Kuşu kitabında da çokça gördüğümüz uzun mısraları kurmakta başarılı olan Ekinci, Yürüyelim’de de bu tarzını sürdürmeye devam ediyor.  Olgunluk dönemine gelmiş bir şairin sesi bu. Çabucak anlatıp bitirmiyor. Kitaptaki uzun mısralar, sık tekrarlar sabırlı okuyucusunu arıyor. Tam bir yürüyüşün sesi.  İnsana ait olan öfke, tedirginlik, beklentiler, cevapsız kalan sorular, ihtimaller, kırgınlık, kırılganlık, haklılık, korku, kaygı ve endişe Ekinci’nin şiirini bütünleyen unsurlar. Şairin içindeki kavgayı ve içsel çatışmayı hissetmemek mümkün değil. Fakat şiirlerini sesli bir şekilde okuduğumuzda bu savaşını gürültülü bir şekilde sunmadığını bilakis sakin bir dille söylediğini görüyoruz.

Ekinci şiirinin en büyük imkânı, yaşadıklarıyla yazdığı şiir arasında kurduğu güçlü bağdır diyebiliriz. Şiirin teknik olarak değişik evrelere ayrıldığı bu günlerde; Ekinci, görünen ve yenilik adına yapaylık tuzağına çekilen, oynanan şiirin değil de duygudan, hissiyattan ve yaşanmışlıktan gelen güçle yazıyor şiirlerini. Bu sebeple okuru yormayan bir sese sahip. Dili yormadan, müziği ve sesi arkasına alarak ilerliyor. İdris Ekinci, kendi deyimiyle cins şiirin peşinde.  Cins şiir ise kuşak şairlerinde görülmez. Bireyin şiiri vardır. Ekinci, birey olmayı başarmıştır kendi sesiyle. Etkilenme endişesi taşımadan; İsmet Özel, Turgut Uyar, Sezai Karakoç gibi büyük şairlerin izini takip etmesi aynı yolun yolcusu olduğunu gösteriyor. Şair, gerek yaşadığı evin hatta çalışma odasının içinden sesleniyor gerek evin içindeki eşyanın diliyle kelimelere tutunuyor.

“Burada kalacak bükülüp yattığım kanepedeki bükülüp yatamayan”

“Akşam olunca ben yapacağım salatayı

Şunları bir de şunları poşetten çıkarıp

Senin bu güncele takılıp türküsüz kalışın

Kekiği yok sayışın perhiz kuruntuları”

“Kavunum ol!

Bu kurulmuş sofranın

Bu çatal kaşık sesinin uçucu olduğunu anladım

Anladım ya konu bu değil…”

Bu bağlamda Ekinci’nin şiirinin kurucu unsuru hayatının kendisidir. Şiirlerinin merkezinde yaşanmışlıklar var, kurgudan ve deneysellikten uzak bir dille yoğrulan şiirler hemen kendini açık ediyor. Söylemin ve mısranın gücüne inanan şair, her şiirinin içinde ayrı bir hikâyeyi saklıyor. Fakat biz bu hikâyeleri merak etmeden kendi payımıza düşeni alma peşindeyiz. Bunu da şairin olgun söyleyişine borçluyuz. Ayrıca şairin duygu dünyasını ve düşünce dünyasını besleyen isimleri -İsmet Özel, Dostoyevski, Nurdan Gürbilek, Orhan Gencebay, Nietzsche gibi- şairin mısralarından çıkarabiliyoruz:

“Benim hiç balkonum olmadı bahçeye doğru uzanan

Çok istedim bir kol boyu yakın olayım dallara

Hatun da çok dil döktü, gösterdi balkonları

Olmaz dedim ayıp olur şiirini yazana

Sonra nasıl yorumlarız alnı öpülen mimarları…”

“Bu dünyada olup bitenlerin

Olup bitmemiş olması için

Ne yapıyorsun?

Bu soruyla bir yerlerden tanışıyor musun?”

“Bir Teselli Ver’e sorun isterseniz, Orhan Gencebay haklı”

Şimdiye kadar yayımladığı üç şiir kitabını birlikte düşündüğümüzde şiirlerin hayata karşı duyulan derin bir serzenişten süzülerek yazıldığını görüyoruz. Serzeniş dedim, içinde varoluşa karşı bir isyan yok. Sadece dünyaya, eşyaya, geçici olana tutunamamak şiirlerinde önemli bir yere sahip. Kulluğunun derdinde olan şiirler.  Müezzin şiirini bitirirken bunu bizlere açıkça gösteriyor:

“Allah vardır hikâyeler de vardır ölümler de

Doğduğumuz günden öldüğümüz güne kadar vardır

Önce vardır sonra da vardır…”

“Müezzin sen  Allah’tan aldığın izinle geldin”

 “Vallahü a’la külli şeyin kadir en somut şiirdir”

Günümüzde şiir adına büyük işlerin yapılmadığı aşikâr. Geçer akçe şairin görünür olma arzusu. Arka plana atılmış şiirin nabzı düzensiz atıyor. Bu ritimsiz ortamda kendi şiirinin peşinde sağlıksız bir şekilde koşmayan, ağırdan da almayan ve yürümeyi spordan saymayıp yürümenin -şiir adına yürümenin-  anlamlı bir uğraş olduğunu bizlere gösteren, önce refik sonra tarik diyen şairimiz; trekkingi yürümekten sayan hız toplumuna kıymetli bir teklif sunuyor: Yürüyelim!

Çünkü, “Yürüyen hangi yoldan geldiğini, en güzel manzaranın hangi patikadan görüldüğünü anlatır, görüşün hangi noktada daha iyi olduğundan bahseder.”