Enes Dündar

Kiraz mevsiminde etraf kıpkızıldı. Yere dökülen kirazlar, zamanla kendilerini çürümeye mahkûm bulmuş, sineklerin ısırdığı bir çöp olmuşlardı.

Komşuların anlattığı korkutucu hikâyeleri unutmaya çalışarak, ağacın altına sığınmıştı. Köyü seyrediyordu. Ahali; ahıra iniyor, bahçesindeki sebzelerini suluyor, yaşadıklarının birer kanıtı olan işlerinin peşinden koşuşturuyorlardı.

Karşısındakini yargıç bellemiş, vereceği kararı dört gözle bekliyordu.

“Hadiseleri biliyorsun.”

Derin bir sessizlik dolaştı yanında. “Kısaca anlatacağım, iyi dinle,” dedi.

“İki hafta önce annemle İstanbul’a, abimin yanına gittik. Ne için olacak, operasyon için. Hiçbir şeyden haberin yokmuş gibi davranma. Doğuştan sakat olan sağ ayağımı, on yedi yaşımda ameliyat edebileceklerini söylemişlerdi ya hani. Doktor röntgene bakınca yüzü ekşidi. Yapsak da faydası olmayacak dedi. Biz de hemen dönüverdik. Herif, bir de bacağımın kasılmaması için ölene kadar fizik tedavi göreceğimi söyledi.”

Sözleri dipsiz kuyuya atılan bir taş gibi yuvarlanıp durdu. Yerdeki toparlak toprağı alıp karşısındaki kayaya fırlattı.

İstanbul’daki hatıralarının en güzeli gözlerinin önüne geldiğinde duruldu. Sahilde çay içerlerken Asude de yanlarındaydı. Onun hediye ettiği bilekliğin üzerinde parmaklarını gezdirdi.

Kendi abisi, Asude ile önceki hafta üniversitelerini bitirip gelmişlerdi. Fizyoterapi bölümünü bitirmişti Asude. Eğitiminin vermiş olduğu güvenceyle, arada birkaç egzersizi sağ ayağına yaparak yardımcı olmaya çalışıyordu. Yardım edilirken acıyan ayağıyla içinde iki zıt duygu dünyası oluşuyor; kutuplar ruhunu bir sağa bir sola çekerek inim inim inletiyordu. Arada kalmanın sancısı zamanla yüreğini daraltmıştı. İyice tavuk gibi eve tünemeye başlamış, duvarlarda iz sürmeye, bir-iki umut ışığını yakalayıp, hayallere dalmaya koyulmuştu.

Asude kimdi? Asude neden yardım ediyordu? Abisiyle her sene üniversiteye beraber gidip, beraber niçin dönüyorlardı? Kaderin kitabı mı yazmıştı her şeyi? İkisinin de derslerinin iyi olup, kasabadan sıyrılabilmeleri bunun emaresi miydi? Kendisinin, şu sert bacakla kalıp da bir türlü bu çıkışsız yerden kaçamaması, gerçekten satırlara yazılmış mıydı?

Felaketin ikinci ayağı da geçen hafta olmuştu. İkisi de köye gelir gelmez aralarındaki ilişkiyi açıklamışlardı. Kimse de şaşırmamıştı bu habere. Bir onun zihni bulanmıştı. Düşüncelere dolanıp, çıkamamıştı. Demek ki yıllarca Asude ona şefkatle bakmıştı. Daha da fenası bunca zaman acımıştı belki de. Zaten ne anlardı ki bir kadının sevdalı bakışından, çocukluğundan beridir annesinin dizlerinin dibinde, merhamet dolu bakışlarla büyümemiş miydi?

Utanıp utanmadığını bilemiyordu. “Hem kabahatli değilim ki,” dedi birden, “haberim bile yoktu yaşananlardan.” Ama şu küçücük yerde, kendisinden başka kimsenin şaşırmadığı yine gözlerinin önüne gelmişti. Bir karar bekledi. Ancak tokmağı kaldıracak gücü kendinde bulamadı.

Bedenlerinden büyük ekmek kırıntılarını taşıyan, ince uzun karınca sürüsüne baktı. Güçsüz, çelimsiz, basit bir insandı. Sonrasında bakışları kiraz ağacının dalındaki iki kumruya takıldı. Birbirlerine yaslı vaziyette sanki tüm dünyaya aşk pozu veriyorlardı. Abisinin yaşantısını düşündü. Acaba onun gibi doğmuş olsa, her şey kendiliğinden güzel olur muydu?

Gözleri, dalların üzerindeki boncuk gibi sıralanmış kirazlardaydı. Çürümeye başlayan kirazlar tutunamayıp, kendilerini boşluğa bırakıyorlardı.

Kendi ruhu da çürümeye yüz tutmuş muydu? Asude ile abisi parlak kırmızı kirazlar gibi hayat ağacının en yukarısında değiller miydi? O, çürüyordu işte. Ya günün birinde yaşamla ilişiği kesilir de düşerse toprağın üstüne?

Daldan bir kiraz daha yuvarlanıp, yerdeki çürüklere karıştı. Çıkan sesle pür dikkat kesildi. Evlerin cephelerini inceledi. Ortalık sakindi. Kirazı, hediye olan bileklikle dala bağladı.

Güneş, günü ağır adımlarla terk ederken, düğümlenen kiraz iyice kararmaya başlamıştı. Bilekliği çözdü.

Onu başarısız kim kılmıştı? Kendisi mi? Karar tokmağını yine indiremedi. Kazdığı toprağın içine bilekliği koyup, üzerini kapattı. Yukarı ki dallardan dolgun bir kirazı kavradı. Ellerinde sanki kan lekeleri vardı. Kirazı lime lime edip, parçaladı. Esen yel kalbinin kapısını çalıp, içindeki öfkeyi söküp aldı. Yerine tatlı bir efkâr saldı. Geride kalan gün, yüreğinde bir basınç oluşturuyordu. Ezilmek, her gün boşlukta sallanmak, hoşuna mı gidiyordu? Rüzgâr az daha esti. Benliğini, acının hazzıyla yoğurdu. Ağacın dikenliğe bakan kısmına kapaklandığında, hayali bir suret düşlüyordu. Kızıl renkli uzun saç, zihninin derinliklerinde eşelendi. Öte yandan elleriyle sağ ayağını sımsıkı sıktı. Sol eli yavaşça diz kapağından yukarıya doğru çıktı. Birkaç dakika sonra kısık sesle inledi. Hırlama sesi, iniltisini kesmişti. Ürkek gözlerle etrafı kolaçan etti. Köpek ya da herhangi bir hayvan göremedi. Bir hırıltı daha duydu. Köylünün anlattığı kötülük yapanları rahatsız eden orman cini aklına gelmişti. Asude’ye karşı olan düşkünlüğü, gözlerinde bir alev olarak parladı. Çürük meyvelerin kokusu, ruhunun bataklıkta olduğunu düşündürüyordu. Halsiz bacaklarıyla sanki yıllardır kalkmıyormuş gibi doğruldu. Kirli ve yapış yapış olan pantolonunu sinekler çevrelemişti.