Yayına hazırlayan: Regaib Albayrak

Bizde Hikâye

Hüseyin Cahit’in geçenlerde neşrolunan bir makalesinde bizde şiire o kadar rağbet gösterildiği, şairlerimizin o kadar çok olduğu halde hikâyemizde böyle bir feyz görülmediğinden, nâkillerimizin bir iki kişiye inhisar etmesinden şikâyet ediliyordu.

Hâlbuki bugün, henüz altı ay bile geçmeden bu şikâyeti haksız bırakacak tecelliyatın lemeanında hazır bulunuyoruz. Şairlerimiz kadar nâkillerimiz oldu. Ta evvellerden beri bu cins-i edebi bizde ihya eden biri Sergüzeşt’i diğeri Nemide’siyle adeta tesis eden Sezai ve Halit Ziya Beylerle geçen senenin fuyuz-ı edebiyesinde pek zi-medhal olan A. Nadir Bey’den sonra sırf bu senenin yetiştirdiği yeni hâkîlerimizden olmak üzere Hüseyin Cahit’in, Rüştü Necdet’in ve başka bir usulde izhar-ı temeyyüz eden Safvetî Ziya Bey’in eserleri ati için büyük bir ümid-i feyz ve terakki veriyor. Bunlardan başka şimdiye kadar isimleri her risalede görülmüş muhtelif değerli birkaç eser yazmış bazı hikâye-nüvislerimiz daha var.

Cahit o makalesinde “İddia etmiyorum ki biz pek mükemmel şairler vücuda getirdik. Fakat şunu söyleyebilirim ki bugün bizde de bir şiir vardır.” demişti; ben de bugün müsaadenizle şu satırlarda “Ben de iddia etmem ki nakillerimiz pek mükemmel hikâyeler vücuda getirdiler. Lakin diyebilirim ki bugün artık bizde de bir hikâye vardır.” diyeceğim.

SF, nu. 344, s.86

Fakat bütün bu cehtlerden ol hikâyenin ne olduğunu söylemeye mecburiyet görüyorum, ve bu beni korkutuyor: Zira henüz hikâyenin ne olduğunu bilmiyoruz. Hikâye on dokuzuncu asrın tekemmülat-ı edebiyesinde ne dalaletler almış, son terakkiyatta ne tarzlara girmiş; bütün bunları bilmek lazımdır ki bugün yazılan eserlere dair doğru fikirler ortaya konulabilsin. Halbuki edebiyatımızda, öteden beriden şöyle birinin biraz malumat nasılsa edebi eserlerde şeraitin vaz’ ve tesisi için kafi sayılarak, bir eser görülünce hemen bu şerait -nokta-ı nazar-ı zatiye göre- tatbik olunuyor, ufacık bir inhiraf yüzünden zavallı eser bedbaht olmasına bu şerait-i indiyeye adem-i muvaffakiyeti merhametsiz bir sebep teşkil ediyor.

Aklıma şimdi zavallı Maupassant’ın “Piyer ile Jan” hikâyesine ilave ettiği roman mukaddimesi geldi: Bunda romanın ta bidayetinden beri her cihetçe birbirine hiç de benzemeyen bu isimdeki eserler için sıra ile “bu romandır, bu değildir” diye güya roman şöyle ve böyle olmak la-bedmiş gibi beyan muhakeme eden tenkitçilere haykırıyordu: “Ey öyle ise roman nedir?” deyiverdi. Evet nedir, roman nedir? Eğer “Sefiller” bir romansa “Nana” da bir roman mıdır? Eğer “La Deme O Kamelye” bir romansa  “Chéri” de bir roman mıdır?

Bunun için romanların yeri olan Avrupa’da yeni eleştiri erbabının ayar-ı gözünden geçirilmek, romanın ne olduğuna, bir romanı hangi nokta-ı nazardan muhakeme lazım geldiğine dair o ciltlerce düşüncenin tetkik edilmesi iktiza eder.

Fransa’da Sen Boven (Sainte-Beuve) her pazartesi yaza yaza ciltler teşkil ettiği eserlerinde hemen bilmeyerek açıp Hippolyte’nin o metin felsefesiyle tesis ettiği, Zola’nın eserlerini arz ve müdafaa edip Borges’in o hayrete layık tetkikatı ile en güzel numunelerini gösterdiği, sonra zamanımızda itikadın birer üstatları sanılabilen Lamartineler, Bogueler; Fransızların kendi mizaçlarına tevfiken birer suretle tatbik ve izah eyledikleri eleştiri ilmi romanda neler arıyor? Stendhalların, Balzakların, George Sandların, Flaubertlerin, Goncourtların, Zolaların, Dudelerin, Borgeslerin, Natüralizm’in ardından giden Maupassant, Huisman(?) ve arkadaşlarının, bunlardan sonra yetişip bugün hikâyenin müstakbel üstatları diye telakki edilen Margueritelerin, Bastiatların, Renelerin, Daudet zadelerin, Paul Adenlerin(?) eserleri hakkında ne gibi fikirler söyledi? Bunları ne gibi kusurlarla … ediyor? Bunu tetkik etmek lazım gelir. Hiçbirisi yazarın maksat ve nokta-ı nazarını ihmal etmemiş, ahlaki veya tabii olmalıydı dememiş, eserde aradığı kişisel koşulların noksanını bir kusur olarak belirtmemiştir: Çünkü roman hiçbir vakitte birçok şerait-i cami’ bir asar-ı edebi değildir, muayyin hiçbir şart ve kayıtla mükellef olamaz. Olduğu farz edilse her şey gibi onun da zamana göre değişmesi icap eder, değiştikçe çoğalır, sizce metruk olduğu halde başkasınca makbul olabilir; fikrin ekseriye bir aks olması ihtimali de vardır. O halde o kadar birbirine zıt şerait birikir ki içinden çıkılmaz, nitekim bu bile şerait erbabı için öyle oldu. Ekseriye bu şeraitler tabii; ahlaki falan gibi iyi nispet ile nihayetinin birçok sıfatlardan ibarettir ki suret-i umumiyede hiçbir dalaletleri bu kadar: Bugün artık tahkik ettiği dünyada edebiyat ekolleri kadar boş bir şey olamaz. Bunlar bir zamanın itikadat-ı edebiyesinde muhaliflerini güya tefrik için verilir isimlerdir. Yani eserlerin tetkikinde müesser olacak birer destur olamazlar.

Esasen bir eserin mükemmel olması için mutlaka; hayali, hakiki, tabii, tecrübe sahibi, sevecen, tasviri, yahut ictimâî olması falan gibi kaideler tayin etmemiş, bunlar ispat olunmamıştı ki… Bütün nazariyeler birer farziyeden ibaret kalmış. Her birisi  başka bir güzellik göstermiş, hiç birisi hüsn-i mecrada diğerinden ziyade takrib edememiş, veya hiç birisi müellifinin maksadına daha ziyade hizmet etmemiştir. Her muharrir bir usul tutar, yahut tesis eder. Bunun bu fikrine karşı bir diğer zat bir fikir besleyebilir. A… Niçin mutlaka o doğru da bu yanlış? Dünyada kim aldanmıyorum edasını eder? Bugün fen aldanıyor, nerde kaldı zanniyat? Hugo’nun Cromwell mukaddimesiyle tesis ve ilan ettiği o sözü edilen, bilinen Romantizm erbabının iddiasına göre, güya hakikat-ı hayatı daha ziyade ihsas edecek, şairin kendi marazı “insani ve kavi” olacaktı; halbuki gürültü-patırtıdan başka bir muvaffakiyet gösteremedi; hatta Zola’nın esasını çalışarak, çabalayarak fünun-i tecrübeye muhakemet-i felsefiyeye  tatbik ederek tesis edip yirmiyi aşkın harika-amiz romanlarıyla teyit ettiği, sekiz-on cildin tenkidatıyla muhalefete karşı müdafaa eylediği o meşhur “tecrübi roman” neyi ispat etti? Bugünkü edebiyatçılar onun da muvaffık olamadığında müttehid çıkıyorlar. Esasen muvaffık olunacak şey nedir? Zola “İnsanları uydurma, süslü planlarla aldatacağımıza hakayıkı olduğu gibi söyleyelim, bu kafidir.” demekle neye muvaffık oldu? İkinci imparatorluk devrinin bir tarih-i nefis-i ictimâî ve ahlakiyesini yazmakla ahlaka bir hizmet mi etmek davasında idi? Hakikatte hepsi sanata hizmetten başka bir şey yapamadılar, sade ona hizmet ettiler; Romantizm edebiyatı Realizme hazırladığı gibi bu da Eksperimantalizme hazırladı. Bugünün muharrirleri ise hiçbirisini tanımayarak daha başka türlü eserler yazıyorlar ki henüz bunlara muhkem bir isim verilmedi. Muharrirler münkadlar bütün bu mesalik-i edebiyenin münakaşası için senelerce yazdılar. Herkes davasında sabit kalmaktan başka bir netice çıkmadı. Bugün yazılan eserlerde de şurasını tabii görürseniz burasını hakikatlerin en üstünü bulacak. Şunu ictimâî bulurken bunu tahlili görerek şaşıp kalacaksınız. İşte bizde hikâye yazanlar belki zaman ve netice-i muvaffakiyet sebebiyle bu son muharrirlerle beraberdirler. Esasen bu hikâyeleri hiçbir kayıtla okumamalıdır. Şu son asırda hikâyenin gelişme devirleri takip edilerek kazanılacak tecrübe ile bilinir ki muharrir size hayat, tabiat ve heyet-i ictimâîye hakkındaki hissiyat ve mütalaatını vermek istiyor: Bunları hatta gayr-ı tabii, sırf muhayyel ve meratip ve kavgayla da eda edebilir. Daima muharririn maksadı takip edilmeli, bu maksat bulunmalı, bunda ne kadar muvaffık olunmuş? Bunu eda için kullanılan usul ne derece bir muvaffakiyet ve deha ile kullanılmış? Beyan edilen zahmetli düşüncelerle, yazılmak zahmete değer bir şey midir? Münkadın yapması gereken işte bu noktaları aydınlatmaktır. Müellifin felsefesini, bu felsefeyi arz ve tatbik için tertip edilen masalî ifade ve ihsasındaki kusur ve eksikliklerle ele alacak, maksat muharrire pek uzak bir noktadan mütalaa etmeyip ciddi fikirler beyan edecek, eğer vacip görürse bu maksadı şu veya bu usul daha iyi ifade edebilirdi diye açıkça ifade edecek, ortaya konulan iddia için sert deliller eylemeyecek. Yoksa muharririn maksadı terk edilirse en güzel eserleri bir darbe-i kalemle harap etmek kadar kolay bir şey olamaz.

Bir eser güzel veya çirkin olur başka bir şey olamaz: Bu bir kere tayin istedikten sonra şaşırmak tehlikesi kalmamış demek olur. Yalnız muharririn muvaffakiyet ve adem-i muvaffakiyeti vardır, bunun sebeplerini keşif ve izah lazımdır. Bunun için ise tetebbu’ ve iktidar ister. Herkes bilir, artık böyle şeyleri herkes iddia edebilir ki bir roman şudur, budur, şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, hükümleri hep boştur. Bunlar artık tarif edemez. Bunları siz bildiğiniz gibi elbette muharrir de bilir. O yazmak kuvvetini elde edinceye kadar okuduğu şeylerden elbette bu şartları öğrenmiştir, ve bunları pekala bildiği halde nedir o esef ki ona sizin şeraitinize gayrı muvaffık şeyler yazdırıyor? Demek başka bir maksadı var: İşte bu saiki, bu maksadı arayıp bulmak ve ona göre beyan-ı mütalaa etmek -ki münkadın vazifesidir- öyle nazik ve müstehil bir iştedir ki biz de şimdi tenkit ile uğraşanlar arasında hiç o kadar mukadderine rast gelmedik.

***

Bizde nasıl hikâyeler yazılıyor? Bu bugün bir mesele oldu: Bazı taraflardan hikâye için müsait bir zemin bulmak zordur, fikirleri ortaya konulmuş olunur; nice nakillerimiz o kadar zengin bir betimleme ve hikâye alanı üzerindedirler ki hayretle ne yapacaklarını bilemiyorlar. Geçenlerde zekasına pek güvendiğim bir dostum, zihinleri yalnız bu hususa sarf etmediğinden “bizde hikâye yazılamıyor” demişti. – Çünkü?.. – Çünkü zemin yok,  vaka yok… Ah, zemin, vaka… Lakin ortada bundan başka ne var? Bunları görecek kadar, bunların ruhunun derinine ulaşıp betimleyecek kadar kuvvet ve cesaret olduktan sonra… Bir alemi bir hayat ki hiçbir şey yazılmamış; zengin bir birikimin unsurları öyle bir zıtlık düzenindedir ki hiç tetkik olunmamış, yazılmamış… Ah bir Zola olsaydı, bir Zola olsaydı da Rougon Macquart külliyatı vücuda getirseydi; o zaman zeki arkadaşım benim, sessizlikle onaylardım. Zavallı “Evet!” beraber görürdü ki hikâye yazarlığı ihya edecek bir hayat içinde yaşanıyor; yalnız Zola değil, Batı’nın bütün hikâye muharrirleri gelseydiler de hepsi mesela Fransa’daki romanlar kadar roman yazsaydılar bir o kadar daha yazılacak şey kalırdı. Bugün edebiyatımızda roman namına yazılan eserlerden de bir çıkarım olunamaz mı? Bunlardan çıkarımla daha yazılacak ne kadar hikâyeler olduğu şimdiden görülmüyor mu?

Pekala muharrirlerimiz bu hikâyenin nerelerini yazıyorlar ve bunu nasıl yazıyorlar? Şimdi bunu irdeleyelim; görürüz ki muhitlerinde hayvanca, kaba, cahilce, çirkince, ikiyüzlüce, aşağılık ne varsa bütün bu bayağılıkları, hataları incelemeye aşırı bir meyilleri var. “Nemide”den “bir münasebet” kadar cümlesinde buna dair acı, merhametsiz satırlar mevcuttur. “Sergüzeşt”te kavuniçi pardösülü beylerle iğrenç bir şekilde alay ediliyorsa  “bir münasebet” de ayna önündeki saç suyunu lavanta diye sürünen taşralı, kibirle ince ince anlatılıyor; sonra Nabizade’nin “Seyyie-i Tesamüh”nde ve hemen bütün diğer eserlerinde bundan başka bir yazma amacı var mıdır? Halid Ziya’nın bu yolda başarı sağlamış ne betimlemelerini okuyoruz! Bunların arasında, bu muhitin içinde, orta derecede kalıp insanın yapısını ne çok iyi ne de çok fena, adeta hayat gibi, hayvanca bir hayat gibi gözler önüne serenler bulunduğu ölçüde bazıları da hep fena köşeleri, yahut hep iyi yönleri ile ele alarak betimlemede aşırıya meylediyorlar. Öyleleri de var ki genel itibarıyla insanların hislerini göstermek için muhitinin dışında muhayyel romanlar betimliyorlar: Bunlar insanları değil, o hissi göstermek istediklerinden hakikate, tabiata karşı bu eğilimleri kabul edilebilir. Halid Ziya’nın “Bir Ölünün Defteri” gibi güzide bir hikâyesini yalnız doğal olmadığı bahanesi ile reddetmek onun meziyetine, yazarın maksadına nüfuz edememek hatasına düşmez mi?

Hayat-ı ictimâîyenin kalbindeki sır tutanları açıklayıp bunlar için ağlanıyor, bunları azdırmak kötü niyetini besleyenlere lanetler ediliyor; “Sergüzeşt” yukarıdan insanî bir buhran, ara sıra aşağılanma ve lanetlenmenin vermiş olduğu tesiri uzun süren ve şüphe götürmeyen, başlıca bir buhran değil midir? “Dokun” fena yüreklere, hissizlikle sertleşmiş kalplere, bir öfkeden başka bir şey midir?

Hülasa hikâyemiz daha o kadar gençtir ki bunlara dair  mükemmel eserler meydana çıkaramadı, çünkü çıkaramazdı; bu güzel yönelimler ürünlerin üzerinde ümitler veriyor, burası inkar edilemez.

-1313, 20 Ağustos-

(Mehmed Rauf, Romanlara Dair, SF, nu. 344, s.86-87/89-90)