Yayına Hazırlayan: Zeliha Kaya

Edebiyat, Haric-i Edebiyat

Mehmed Rauf’un “Bizde Hikâye” makalesini okumuş bir zat romanların hiçbir kayıt ve şarta tabii olmayacakları hakkındaki beyanatına dikkat ederek bana: “Öyle ise Haydut Montari ve emsali kitaplara da Mai ve Siyah gibi roman mı diyeceğiz?” dedi.

Vakıa bugün roman genel tabiri altında maalesef ki böyle muhtelif eserler bir araya getiriliyor. Ancak biz romanı edebiyatın özel bir kısmı olarak telakki ediyoruz. Vukuat-ı Zaptiye Jurnalleri’ni, birtakım masalları bahsimizden hariç bırakıyoruz. Bunlar, bu Gürcü Kızı Hikâyeleri, kış gecelerinde vakit geçirmek için çoluk çocuk arasında ihtimal ki okunur ve bunda bir sakınca görülmeyebilir. Fakat çoluk çocuk eğlencesi olmayacak, böyle bir isnat yazarı için, şaşkınlığa sürükleyen eserler de vardır ki bunların hepsi de roman olmak, edebî eser olmak iddiasındadır. Şu hâlde edebiyatın hududunu gösterecek, edebiyat ile edebiyat dışı  ayrımını tayin edecek olursak; bu ahlı ve iniltili, gürültülü birçok matbu  kâğıtlar layık oldukları mevkilerinde kalmış olur.

Malum olduğu üzere edebiyat, sanat kelimesiyle pek de  başarılı olamayarak eda ettiğimiz artın bir kısmıdır. Sanat “edebiyat, heykeltıraşı, resim, mimarî ve musiki” denilen kısımları içerir. Bir edebî eser ile bir heykel, bir levha, bir bina, bir nota içeriği yönünden birbirinden ayrı şeyler gibi görünürse de bunların hepsinde bazı ortak tabiatlar ve kendilerini çeşitli beşerî fikirlerin mahsulünden ayıran bazı iyi ve kötü yönler vardır ki, işte bununla hepsi yön değiştirirler. Şu hâlde hangi romanların edebiyatta dâhil ve hangilerinin hariç addedilmesi lazım geleceğini tayin için sanatın kısımlarının gerçekte var olan tabiatları ve iyi kötü yönlerini, gayesini incelemek, sonra bunları bize roman diye verilen eserlerin incelemesini yapıp başarılı bulduğumuzu kabul, bulmadığımızı reddetmek yeterlidir.

Servet-i Fünûn Dergisi 347. Sayı, s. 135

Bu bahiste Taine’den iyi bir muallim bulamayız. Bu büyük araştırmacının  “sanat felsefesi” öğretisini takip edersek anlarız ki: edebiyat ile resim, heykeltıraşı arasında ortak bir tabiat vardır. O da bunların az çok taklide dayalı sanatlar olmalarıdır.  Çünkü heykeller toplum hayatı için yapılır. Bir levhanın çizildiği zamanda sanatkâr modeli daima gözü önünde tutar. Bu ister bir evin içi olsun, ister bir kır âlemi olsun her durumda eserini ona benzetmeye çalışır. Güzel bir roman,  fiiller ve hakiki lafızları doğruca göstermek ve bunlardan mümkün olduğu kadar sahih ve apaçık bir fikir çıkarmak için yazılır. Goncourt Biraderler romanı “vücuda getirilirken nasılsa meydana çıkmamış bir kısım.”  diye tarif etmişti. Zaten bu üç sanatın taklit sanatlarından olmasında, bütün güzel sanat bilgisine sahip olanların ittifakından kesin bir bakış açısı ve bir miktar düşüncesi olanlar her fikri aşağılayabilir.

Şu ifadeden “sanatın gayesi eşyanın gerçekliğini mümkün olduğu derecede doğru taklit etmekten ibarettir.” hükmü çıkacak gibi gözüküyor: hâlbuki sanat bir doğru ve tam taklitten ibaret olsaydı fotoğrafın, kalıpla alınan heykellerin de enfes eserler olması lazım gelirdi. Fazla olarak bazı sanatlar, mesela heykeltıraşlık özellikle heykeller, -mermerden olsun, tunçtan olsun,- çoğunlukla tek renktir; gözlerde siyahlık yoktur. Bu renklerdeki teklik ifadelerindeki zıtlık ise bir kusur olmaktan ziyade heykelin hissini tamamlamaya hizmet eder birer meziyettir. Demek olur ki eşyanın gerçekliğini pek yakından taklit etmekle beraber bazı yönlerini taklit etmemelidir. İşte bu hangi yönlerin taklit edilmeyeceğini tayin meselesi olmasaydı sanatın yüce tabiatı mevcut olmaz, sanat sadece bir eser oluşturmaktan ibaret kalırdı; hâlbuki şimdi bir zekâ ürünüdür.

Güzel sanatlar bilgisi taklit edilecek noktaları tayin için bir kural koymuş “kısımlarının ve ayrıntılarının münasebet ve irtibatın karşılıklarını ayırt edebilmek lazımdır” demiştir. Farz edelim ki bir ressam bir insan resmi yapmak istiyor, elinde de küçük bir kâğıt bir de kurşun kalem var. Tabii yapacağı resim cismin doğal hali nispetinde olamaz, çünkü sığmaz; renkli de olamaz, çünkü elinde yalnız bir kurşun kalem var farz ediyoruz. Şimdi bu ressam kâğıt üzerine gereğinden küçük bir resim yapmaya mecburdur. Acaba bu küçüklük ne derecede olacak? Başı bir santimetre büyüklüğünde resmederse kulakları on beş, gövdeyi iki, bacakları yirmi, parmakları otuz santimetre boyutunda mı yapması lazım gelecek? Vakıa böyle de yapsa bu yine bir resimdir. Başı, kulakları, gövdesi, bacakları, parmakları vardır. Fakat o resim bir sanat eseri değildir. Çünkü vücudun basit bir görüşünü göstermeye kifayet etmez. Onun mantığa uygun bir kopyası vücuda getirilmelidir. O halde kısımlar arasında hakiki numunede ne gibi münasebetler  varsa yapılacak resimde de o münasebetleri gözetmek gerekir. Yani modelde baş yirmi santimetre iken kol elli santimetre ise yapılacak resimde de baş ile kulak boyları arasındaki nispet yirminin elliye nispetine uygun olmalıdır ki bir sanat eseri meydana gelsin. Güzellik, bir yazar sıradan yahut büyükçe bir gerçek hayat sahnesi önünde bulunsa da onun niteliklerini açıklamaya mecbur olsa: Bunun için kendisine gözü, kulağı, hafızası, biraz not alabilecek kurşun kalemi yardım eder ve yeterlidir.  Çünkü o yazar hiçbir vakit gözü önünden geçen şahsın veya şahısların bütün sözlerini, tavırlarını hareketlerini göstermek fikrine kalkmaz; münasebeti, irtibatı, tenasübü göstermeye gayret sarf eder. İncelediği şahsın tamahkâr ise cimri fiillerini, öfkeli ise şiddetini gösterir; bu fiillerin eşit olarak birbiriyle nasıl bağlantı kurduklarını inceler ve şahitlik eder. Evvelki cevaba göre bir cevap, evvelki karara göre bir karar verdirir, evvelki fikre göre bir fikir meydana getirir. Hasılı bir edebî eserde de yalnız insanların, hadiselerin oluşum sebeplerini yani mantığını meydana çıkarmak lazımdır. 

Musiki ve mimari taklit sanatlarından olmakla beraber yine “bağlantılı kısımlar arasındaki ilişki” esasını muhafaza ederler. Bunlarla taklit sanatlarının farkları şudur ki taklit sanatlarında bu bağlantılı kısımlar -yukarıdaki iki misalde gösterildiği suretle- hakikaten mevcuttur; fakat bu cismanî ve ahlaki bağlantıların haricinde bir takım matematik bağlantıları da vardır ki işte mimarlık ile musiki bunları karıştırır. Mimarî göz ile, musiki ise kulak ile idrak olunan bu yönlerin arasındaki matematik kanunlarının bağlantılı kısımlarını kapsar. Mesela bir odun veya taş parçası her durumda bir ölçü şekline sahip olacağından bu suretle muhitinin muhtelif noktalarının açıklanmasında mesafe açısından sağlam ilişkiler kurulabilir. Güzellik yükseklik arzusundan iki, üç, dört kere büyük olabileceğinden bu suretle de ikinci bir matematik bağlantısı oluşturur. Sonra bu taş veya odun parçaları birbirleri üzerine yahut yan yana mevzu olabileceğinden üçüncü bir ilişki daha vücut bulur. İşte mimarlık bu ilişkiye dayanır.

Musikide de bir ses diğerinden iki, üç, dört defa seri olabilir. İşte bu suretle de bir ilişki oluşturarak takip eden sesler arasındaki irtibattan “melodi” aynı zamandaki sesler arasındaki irtibattan “armoni” teşkiliyle musikide vücut bulur.

Fakat sanat eserleri böyle yalnız kısımlar arasındaki münasebeti açıklamaya mahsus olmaz; bilakis bir fikir ve maksada dayanarak bu gerçek münasebete doğru saparak değişir. Bunu gerektiren sebep şudur ki sanatkâr bir şeyde gerçek bir tabiat görür, bunun hakkında bir fikir peyda eder ve bu fikrini ilan edip meydana çıkararak, o gördüğü gerçek tabiatı göze çarpacak surette göstermek için kısımlar arasındaki gerçek ilişki değişime mecbur olur. Çünkü değişmeyip gerçek haliyle o gerçeğini örten örtünün sınırını açmasa herkes göremez. Hakikatte bir takım sebepler bu gerçek tabiatı fiilde icra etmeyi serbest bırakmaz. Bu bir noksandır ki beşer bunu tamamlamak için sanatı icat etmiştir. Yaptığımız açıklamaları kısaltmak istersek diyebiliriz ki: sanat gerçek eşyayı taklit eder; fakat bunu aynı aynına taklit etmeyip kısımları arasındaki ilişkiyi bulur, gösterir. Bu ilişkiyi de tabiattaki hakikatte nispet dairesinde sabit tutmayıp eşyada gerçek bir tabiat göstermek fikriyle ve değiştirir.  

Şu kısaltmanın bir noktasından başkası yukarıda yeteri kadar izah edildi. Açıklamaya muhtaç kalan tek nokta hakikatin değişimini gerektiren gerçek tabiatın ne olduğundan ibarettir. 

Gerçek tabiatı güzel sanatlar şu suretle tarif eder: “Gerçek tabiat öyle bir vasıftır ki vasıfların yeteri kadarı yahut birçokları sabit irtibatlar gereğince onunla aynı kökten meydana gelirler.” 

Sanatkâr her şeyde gerçek bir tabiat görecek ve bunu hakikatte olduğundan daha yüce kılmak için bağlantılı kısımlar arasındaki münasebeti düzeltecektir. Kendisinin ulaşmak istediği gaye budur. Sanatkâr böylece eşyada bazı mühim ve gerçek tabiatları sonucunda eşyayı bir kişinin hayaline  göre düzenleyince  bu değişen şey “hayalin gayesini = ideal’i” gösterir. Hayalin gayesinin her sanatkâra göre değişmesi doğaldır. İşte bu sebepledir ki Mehmet Rauf “Roman için şart tasvir olunmaz” demişti. Sanatkârlar fikir ve terbiyece muhtelif olabileceklerinden aynı şeyden doğal olarak çeşitli suretlerde etkilenirler; bundan dolayı, aynı şey hakkında her sanatkâr ayrı bir tabiat anlayışı ile başka bir nefis eser meydana getirir. Latin şairlerinden Pavlot fakir ve cimri bir adam tasvir etmişti; Moliere aynı şahsı aldı, Harpagon’u zengin bir cimri olarak gösterdi. İki asır sonra cimri modeli Balzac’ın elinde Grandet’i vücuda getirdi. Birbirlerini seven bir erkek ile bir kadın görülür; Shakespeare’den Dickens’e, Madam de La Fayette’den George Sand’a varıncaya kadar bu aşık ve maşuk çifti çeşitli şekillerde meydana gelmiştir. 

Kıymetli niyetler için zaruri gördüğüm şu açıklamayı asıl meseleye uygulayalım: Ne gibi eserlere roman diyeceğiz, yahut, daha doğrusu hangi romanları edebiyattan addedeceğiz, hangi romanları edebiyat dışında bırakacağız? Yukarıdaki açıklamalardan sonra bu sualin cevabı pek kolaylaşmıştır: Hangi romanlardaki yazar sanat maksadının ne olduğunu gözeterek hayalin gayesine doğru fikirlerini yöneltmiş ve nazar etmiştir, o roman edebiyata dâhildir; hangi romandaki yazar -belki bilmediği- kuralları ve sanatın gayesini ayakaltına alarak sayfalar doldurmuştur, o roman edebiyat dışıdır. İşte Mehmet Rauf’un sözü her karartılmış sayfanın edebiyattan sayılacağını iddia demek değildir; belki -bir edebî eser olan- roman her sanatkârın şahsına göre değişen hayalin gayesini gösterdiği surette bunlar için özel şartlar gözlenmez demektir. 

16 Teşrinievvel 1313 (28 Ekim 1897)

Hüseyin Cahit

Servet-i Fünûn Dergisi 347. Sayı, s. 135/136/137/138