Cahide Altundal

Gerçekten zırdeliydi. Böylesine güzel bir çiçeği koparma fikri de nereden gelmişti aklına? Toprağı, suyu, güneşi, kuşları, sıcağı, bir de solucanları nasıl bulacaktı bu beyaz üzerine ince mavi çizgileri olan bahar çiçekleri? Sadece bir gün görebiliyordu onu. Gün boyu gezinip durduğu bu koca bahçede bir köşede salınışını hiç kimse görmeden duruyordu.

Günaşırı ya da haftada bir, hiç belli olmuyordu çiçekle ne zaman karşılaşacağım. Bu sefer uzun olmuştu karşılaşmam. Geçen hafta perşembeydi galiba. Bahçenin ortasında sayılabilecek ama yalnızca işlerde gerekli olduğunda kullanılacak olan iki üç parça eşyanın olduğu bir yer vardı, çukur. Paslı demirlerin yanında, küçük gövdesine aldırış etmeden öyle güzellerdi ki…

Dayanamamıştım. Bir tek o akşamüstü, üstüm başım toprak içinde görmek istemiyordum onu. Yanıma almak istiyordum, başucuma koymak. Kokusu olup olmadığını anlamak için çukurun hemen yanındaki tümseğe dizlerimi koyarak oturdum. Pembe terliklerim ayağımda, henüz onları bir deney uğruna delip kesmemiştim. Gerçi deneyim de bana göre oldukça başarılıydı, şanslıydım.

Kokusu hala gelmiyordu burnuma. Ellerimi, güneş görmeyen bu gölge köşede kaldığından dolayı çıplak kalmış toprağa dayadım. Sağ elim olmalı, birkaç gün önce asfalt yolda hızımı alamayıp kendi boyumun neredeyse iki katı olan bisikletten düşmüştüm, acısıyla anımsadım. Soyulmuş avuç içimin acısı, çiçeğe olan merakımı bastırmaya yetmemiş olacak ki renkli taşlarından bir ya da ikisi düşmüş olan tacımla tutturduğum saçlarım, omuzlarıma kadar uzanırdı, uçları toprak olmasın diye bir hamlemle sırtıma doğru salındılar. Şimdi iyice eğilebilirdim.

Kokusu yoktu. Sadece mavi rengi yakından bakınca dalga dalga tüm yapraklarda dans edercesine şekillere giriyordu. Elimi uzattım. Bu sefer en dibinden kopartacaktım. Ama olmadı, değdiğim anda bütün yaprakları çıplak toprakla buluştu.

Yere düşen yaprakları aldım, tam da sağ elimin üzerine, yarama koydum, bastırdım. Nedense güzelliğinin acıma iyi geleceğini ummuştum. Nasıl gözüktüğünü görmek için güneşe çıktım. Beklediğimin aksine, bastırdığım an içerisinden şeffaf bir damlacıktan başka hiç bir şey çıkmadı. Oysa ben masmavi bir renk hayal etmiştim.

Bugün tecrübeliyim. Zarar vermeden sevmek nedir öğrenmiştim kendimce. Hemen yanımda duran demir yığınının altında büyümeye çalışmış, paslardan mı yoksa gölgeden mi, şu yaşımda bilmem mümkün değil, bembeyaz kesilmiş çimenlerden bile sorumlu muyduk acaba? Belki değilizdir, beyaz olmaktan mutlu da olabilirler. Bembeyaz, kar gibi ya da bulutlar. Mutlu olmalarından değil ama iyi olmalarından şüphemiz olmasa yeterdi belki de.

Sol elimin işaret parmağını sakince çiçeğe yaklaştırmaya başladım. Sağ elimi de götürebilirdim, yemeği onla yiyoruz sonuçta. Ama resim çizerken hep bu elimi kullanıyordum. Solaksın demişlerdi bana. Anneannem öğrenince çok üzülmüştü, ben de çok gülmüştüm üzülmesine, ama içimden. Sonuçta iki elim de birbirinin aynısıydı.

Parmağımla çiçek arasında bir santim mesafe kalınca, nefesimi tuttup, rüzgâr esmesin diye içimden sessiz sessiz dua ederek çiçeğe dokundum. Rüzgâr sert eserse hemen düşüveriyordu yaprakları. Ama elimi öyle hafif ve dikkatli değdirmiştim ki, düşmedi. Dayanamadım, yeniden tekrarladım bu hareketimi. Bizim evdeki kanepeler gibi bir dokunuşu vardı.  Elimi geri çektim, bir müddet daha izledim onu. Artık güneş batmadan eve girebilirdim. Belki birkaç gün sonra yeniden karşılaşırdım buralarda onunla.

Haftalar sonra babam elinde bir torbayla geldi. Bayrama günler kalmıştı. Heyecanla poşeti açtım, bir elbiseydi. Denedim, üzerime olmadı. Ertesi gün babam elimden tuttu, elinde bana küçük gelen elbise vardı. Gri bir binaya girdik. Kapısı öyle dardı ki fazla yemek yemiş birisi buradan hayatta geçemezdi. Neyse ki biz geçebilmiştik. Üç kat merdiven çıktık, döne döne. Sürekli yere bakarak çıkınca başım dönmüştü. Sonra karşımızda bir kapı belirdi. Adam kapıyı açtı, babam selam verip elbiseyi uzattı. Elbiseleri severdim ama bana olmayan bir elbiseyi dolabımda tutmanın bir anlamı yoktu. Beraber yürümeye başladık. Az ileride kocaman, geniş bir oda, içi rengârenk elbiselerle dolu. Seç birini dediler.

Ellerimi hepsinde gezdirmeye başladım. Neredeyse elbiselerin yarısını ellemiştim ki elim bir yerde durdu. Tam karşımda duruyordu. Bahçede, yalnızca benim gördüğümü zannettiğim bu çiçek, nasıl olmuş da elbiseye işlenmişti?  Hatta işleme değil, fotoğrafı bile basılmış olabilirdi.  “Bunu alabilir miyiz?” diye sordum, duyacağım cevaptan çekinerek.

Elimizde çiçekli elbisemle, eve girene kadar, poşetin içini izleyerek geçen bir yolculuk yaptık. Kapıdan girdiğim anda koşarak odama gittim, elbiseyi giydim. Aynada elbisemi izledim. Artık tam da üzerimde duruyordu. Minnacık çiçek desenlerinin hepsine parmağımla dokunarak, şimdi hatırlayamadığım bir şarkı mırıldanmaya başladım. Sabah olunca, ki bayramın ilk günüydü, bahçede elbisemle dolaşarak; güneşin, toprağın, belki de çınar veya söğüt ağacının köşesinde duran mavi çiçeğin duyabileceği sessizlikte söyledim şarkımı.

Son…