İdris Ekinci, Osman Özbahçe’nin şiir kitabı “Türkiye Kitabı” üzerine yazdı.

Türk şiirinin ortaya koymaya gayret ettiği yapı, aslında Türkçenin de sırtlandığı ağır yükün bir başka taraftan yansıması niteliğini taşıyor. Bu topraklarda yaşamak neyi karşılıyorsa Türkçe ve şiir de bu karşılığın derin anlamını taşımakla belirgin hale geliyor ya da gelmelidir. Çünkü Türkçe, bir hayat tarzı olmakla ancak varlığını devam ettirebiliyor; şiirse bu devam eden şeyin çağıldayan kaynağı olmakla yaşıyor, yaşayabiliyor. Buradan hareketle, Türkçenin ve şiirin yerini sağlam, sağlıklı bir şekilde tespit etmek, Türkiye diye bilinen bu yerde yaşamanın hakkını vermekle çok yakından alakalı bir durum olsa gerektir. Şiir, bir anlamda yaşamanın merkezinden kopan bir çığlıktır. Bağırır, işaret eder, vazgeçmez, diretir, belirgin hale getirir, ayıklar, parçalar, toplar… Bu sebepledir ki şiir, bir “konum”u gövdeleştirmenin diğer adıdır.

Osman Özbahçe’nin “Türkiye Kitabı” Türk şiirinin geldiği bu noktada yukarıda açmaya çalıştığımız düzlemin bir göstergesidir. Özbahçe, şiirini oluştururken kendine kapanmışlığın, sadist benciliğin ve günü tutma telaşının dışına çıkarak hareket ediyor. Öyle ki, onun yazdığı şiirleri okurken alışılmış, kanıksanmış kalıpların ötesinde, farklı bir dille karşılaşıyorsunuz. Alışılmış, kanıksanmış derken kastettiğim, aşırı bencil (cıvık lirik) ve şovanist (boş hamasi, cırtlak) bir yapı. Özbahçe ayrıca artistlik takıntıları da değersiz kılacak bir yol tutturuyor. Ağzı dolu fakat hiçbir şey söylemeyen, hurda yığını kelime dağlarıyla da boğuşmuyor. Kullandığı her kavram, imge ve sanat unsuru iyice ölçülüp biçilmiş bir şekilde şiirinin içinde yer alıyor. Bu durum onun şiirlerine hafiften bir yapaylık, kurgusallık katsa da, şiir işçiliğinin vazgeçilmez bir örneğini ortaya koyuyor.

Türkiye Kitabı’nın en belirgin özelliği Osman Özbahçe’nin kişisel dünyasını, çevresini ve bu ikisinden hareketle yaşadığı ülke ve dünyayı da içine katarak hayata sağlam adımlarla katılma kaygısını dillendirmesidir. Özbahçe bu yapıyı kurarken bazı temel kavramları kullanıyor. Baba, Devlet, Allah, Vaiz, Ekmek, İktidar… Bu kavramlar kitabın tamamında farklı kullanımlarla karşımıza çıkıyor.

“Girmezdi hiçbir lâf kafama

Fakat bir seferde anlardım

Bazı kelimeleri

Ekmeği

Devleti

Allah’ı”

“Hayatım kısacık bir yalnızlıktı

… Yalnızlığıma Allah

Yalnızlığıma devlet

Yalnızlığıma babam”

Özellikle “Baba” kavramı, Türkiye Kitabı’nın omurgasını oluşturuyor. Zaten orada yayımlanan şiirlerin çoğu “Babam Gelmiş Babam Gitmiş/Türkiye Varmış Türkiye Yokmuş” başlığı altında yayımlanmıştır. Baba, kendi dünyasının dışa yansıması, hayata katıldığı yerdeki attığı ilk adım ve belki de yaşanmamışlıkların getirdiği bir boşluk olarak yer alıyor dizelerde. Çünkü “Baba” aynı zamanda yaşama sınırlarının da keskinleştiği yeri imliyor:

“İnsan

Babası üzerinden ülkesini yaşar

Yurdudur babası insanın”

“Allah bir gözyaşlarımın içinde

Serçelerin içimden alındığı yerde sürüyor babacığım”

Bu kadar net ve önemli bir dayanaktır baba. Konuşmanın, görmenin, duymanın, hissetmenin, eylemenin doğduğu yerlerde ilk hareketi başlatan saiktir o. Her şey ondan devralınanla başlıyor, yola ilk adımı o atıyor, gidilecek yeri ilk o işaret ediyor. Diğer unsurlar sonradan yer edinir kendine. İnanmak da; kabul ve ret de; acı ve sevinç de sonradan kendi rengine kavuşuyor. İsmet Özel’in “Amentü” şiirinde geçen “ona kendimi sonradan ben ekledim” ifadesindeki durum, Özbahçe şiirinde de karşımıza çıkıyor. Zaten Özbahçe Türkiye Kitabı’nın bazı bölümlerinde İsmet Özel’e göndermeler yapmaktan da geri durmuyor.

“Vaiz de derdi sende bir hınç

Tokattan, devletten, polisten anlamaz bir hınç

Bey çocuklarıyla ejderlerin savaşından

Nefret ederdim dünyanın kuruluşundan

Ejderleri tutardım!”

Göndermeler başka isimlere de değiyor Türkiye Kitabı’nda. Mehmet Akif ve İstiklâl Marşı bunlardan biri:

“Korkma dedi sen oku

Ben okuma bilmem dedim”

Burada hem İstiklâl Marşı’na hem de Peygamberimize ilk vahyin gelişine bir gönderme var. Özbahçe bu tutumunu Yunus Emre, Attila İlhan, Yahya Kemal, Orhan Veli ve çok belirgin olmasa da Sezai Karakoç üzerinden devam ettiriyor. Özbahçe’nin yaptığı göndermeler iki ayrı niyet taşıyor. Bazılarında duruş ve mana birlikteliği hissedilirken, bazılarında da sadece değini ve ifade yakınlaşması olarak görülüyor. Yunus Emre, İsmet Özel, Mehmet Akif, Sezai Karakoç düşünce ve inanç birlikteliği kanadını oluştururken; Attila İlhan, Yahya Kemal ve Orhan Veli gibi isimler Özbahçe’nin sadece bir şeyleri anlatmak ve hissettirmek için faydalandığı isimler olarak öne çıkıyor. Türkiye Kitabı’nda Özbahçe’nin izlediği bir başka tutum, kişisel dünyasından hareketle yaşadıklarını ve çevresinde olup bitenleri anlamlandırmasıdır. Kendini tarif, muhatabına gözdağı vermek için yer alır Özbahçe şiirinde.

“Görüyorum hepinizi

Büyük bir

Çaresizlik parkında

Sadece

Sessiz kalma hakkınız var” diye seslenen şair, hemen önceki dizelerde;

“Benim evim

Düşman içine kurulmuş

Büyük bir otağdır

Çıkar

Düşmanı yenerim”

ifadeleriyle de kendine duyduğu sarsılmaz güveni ortaya koyuyor. Bu büyük inanmışlık kitabın hemen her tarafında kuvvetli deyişlerle sürüp gidiyor. Özbahçe, tereddüt ve yılgınlık havalarını yanaştırmıyor şiirine. Bu güven ve sarsılmaz duruşu öyle bir noktadan seslendiriyor ki, kullanılan kelimelerin sertliği okuyucunun kendini bir anda bir cenk ortamının içinde bulmasıyla sonuçlanıyor. Bir tarafta bütün gücüyle saldıran bir düşman dururken, diğer taraftaysa aldığı bütün yaralara ve darbelere direnen bir savaşçı bekliyor.

“Düşmanın geri alamayacağı

Büyük bir pişmanlıktım ben”

“Onlar”dan farklı bir yerde konumlanıyor bu savaşçı. Bir yalnızlık, bir uyumsuzluk belki çok kuvvetli bir çığlıktan bile tesir derecesi yüksek bir sessizlik oluyor. Bu yüzden kimsenin itibar etmediği, saygı duymadığı bir köşede yerini alıyor. Ama bu yer onun için terk edilmesi akla bile getirilmeyen bir mevzi niteliğine bürünüyor.

“Hepsinin can attığı bahçede

Hiç de saygın değilim

Rüzgârın serin geldiği gecede”

Terk edilmeyen bu mevzi, yalanın, gösterişin, samimiyetsizliğin, namertliğin, oyunun, aldatmacanın, ihanetin, köksüzlüğün ve inançsızlığın önüne bir set çekiyor. Özbahçe, uyarıyor muhatabını;

“Kanma bulutların ardında

Doğacak bir güneş yok

Dönülecek bir şarkı

Yaslanacak bir tarih yok”

Kim ki bu oyunun bir parçası olma özlemiyle yaşar, asıl o kendine verilmiş bütün anahtarları paslandırmakla meşguldür. Özbahçe, bu sayfaları çoktan kapattığını kitabının sonlarına doğru belirtiyor. Onun için yaşamak “dokunaklı bir şarkı” olmaktan çoktan çıkmıştır artık.

“Belirli bir noktadan sonra

Bütün noktalar aynı arzu

İnerken de çıkarken de bitti bu ikisi artık bana

Kimseler yardım edemez

Hanefi mezhebi

Bir de içimde kalan sesi

Bıraktım yıllardır tuttuğum nefesi

– Sularımızı sadece atlarımızla paylaşacağız!”

** Bu yazı, Aşkar Dergisi’nin 23. Sayısında yayımlandı.