İdris Ekinci, Mustafa Melih Erdoğan’ın son kitabı “Bir Büyük Kırmızı” üzerine yazdı.

Türk şiiri dünyada olup bitenleri, Türkçede olanlarla harmanlayıp yeniden bir anlayış/anlama/kavrama zemini oluşturarak kendini kabul ettirmiş bir yapıdır. Dil ve yaşananlar Türk şiirinin iki ana malzemesidir. Dil anlamlandırmanın yolunu açar; yaşananlar ise anlayışın yönünü tayin eder. Şiir bu düzlemde bir konumlanma meselesidir. Şiir konumlandırır. Modern şiir ve şairin serüveni iz sürmekten daha çok bir arayış hikâyesidir. Arayış denilen durum hem birçok ihtimali hem de sayısız değişim ve dönüşümü barındırır içinde. Modern insanın durumu bulma kaygısının ötelenmesiyle açıklanabilir. Modern insan arar ve her bir aşama bir başka arayış hikâyesinin başlamasıyla son bulur. Modern Türk şiiri özellikle İkinci Yeni tecrübesiyle birlikte “arayış metaforu”nun en yoğun işlendiği bir yola girmiştir. Şair rahatsız biridir ve onun kalbi aşırı çarpıntıdan yorulmuş durumdadır. Gittikçe dağılan “hakikat” algısı beraberinde çeşitli tatmin araçlarını da çağırır. Dil oyunları, biçim denemeleri ve ani parlamalar şairin elindeki esas güce “yeni” ve bir o kadar uçucu imkânlar sunmaktadır.

Anlatışın, başka bir anlamda da dilin yavaş yavaş yerini gösterime devrettiği zamanımızda şiirin işlevi de tabii ki tartışma konusu olacaktır. Şiir elbette bir “anlatı” değildir. Dahası şiiri kendisinden başka bir öge ile tanımlamaya çalışmak onu ancak belirli sınırların içine, sığamayacağı sınırların içine hapseder. Bu düşünceleri bir noktada tutmak kaydıyla, şiiri “dil”in en uç noktası, en “estetize” olmuş hali olarak anlamaya çalışırsak onun insan elindeki en güçlü anlatma ve anlamlandırma imkânı olduğunu da fark edebiliriz. Bu fark ediş bir tarz içine mecburi bir dalışı ima etmez. Şair “bilir” ki, ortaya koyduğu her ne ise o, çok geniş bir alana yayılan, konsantre bir anlamanın ve anlatışın ürünüdür. Ondan sonraki yaşananlar ve yaşanacak olanlar ise okuyuculara, takipçilere, eleştirmenlere kısacası bir bütün olarak “muhatab”a kalmaktadır.  

Görünümün ön planda olduğu, dilin ve anlatımın daha çok gerilerde bir yerde gizlendiği bugünlerde ısrarla dilden ve anlatımdan yana olan Mustafa Melih Erdoğan ikinci şiir kitabı Bir Büyük Kırmızı ile kendisini takip edenleri selamladı. Bu kitap, ilk kitabı Hangi Anahtar’ın hem devamı olması hem de onun seslendiği noktaları ötelere taşımasıyla birlikte M. Melih Erdoğan’ın kendine olan güvenini yansıtıyor. Çünkü Erdoğan ne salt yenilik kaygısı taşıyor ne de olduğu yerde saymayı yeğliyor. Sakin bir gelişim çizgisi olduğunu, yazdığı şiirlerin gittikçe donanarak akışını sürdürdüğünü okuruna rahatlıkla hissettiriyor.

Bir Büyük Kırmızı’daki şiirlerin neredeyse tamamı zaman ve mekân içindeki insanın konumlanışı problemi üzerine kurulmuş. Zamanın getirdikleri, mekânın çizdiği sınırlar ve zorunluluklar Mustafa Melih’in kelimelerine olanca ağırlığıyla sinmiş durumda. İnsan onun şiirlerinde yeniden inanmak kaygısıyla dolu; fakat neye ve kime inanacağını tam olarak kestiremeden.

o adam tanrısını bir tarlayla takas etmese

o tarla senin ve benim gözlerimle sürülmese

yeniden ve yeniden inanmak, nasıl ve kime (s.11)

Bu dizeler hem dünyanın ve yaşananların içine dalma hem de oradan kurtulmaya çalışmanın getirdiği parodoksal hâlin ince bir bakışla tahlilini yapıyor. Erdoğan bu cins dokundurmaları yapmaktan şiir serüveni boyunca hiç geri durmadı. Onun işi muhatabını biraz da rahatsız etmek, muhatabına neye maruz kaldığı, neyle temas kurduğunu hatırlatmak.

her şey büyük bir kırmızının içinde kayboldu

terli, tozlu, alaçık

her şeyi ölçüsüz kılan o herkes (s.12)

“Büyük kırmızı” modern insanın güç olarak dayandığı neyse o. Kırmızı olması yayılmacılığı ile ilgili, büyük olması ise boyutların, rakamların, istatistik kurallarının hakimiyetiyle… Bu durumda ölçüsüzlük yegâne değer konumuna yükseliyor; ve bu durumda hiçkimse masum değil. Ölçüsüz ve kirlenmiş olan insanın elindeki ihtimaller gittikçe azalmış oluyor.

insan sadece daha büyük hayal kırıklıklarına koşar (s.13)

Dünyanın getirecekleriyle avunmaya çalışanlar ise ellerindeki gücün bitmeyeceğini ve onunla her şeyi değiştiriceklerini düşünürler.

bir şeyin değişeceğini umarak bekler hediyelerin sahipleri (s.13)

Onlar kendileri değişmeden dünyanın değişeceğini umarlar. Sürekli isteyen gene onlardır, sadece onların posta kutularına bir şeyler bırakılır. M. Melih Erdoğan işte tam bu noktada temel bir ayrıma gitmek ister. Kendi yerini belli etmek adına sakınmadan diyeceklerini ifade eder. Bu bir tercihtir, kanayan yaranın eczasının bulunduğu kaynaktır.

bana söylemeden yaptıran islamdır

sana söylenerek yaptırılamayan islamdır (s.13)

Burada durmak lazım. Çünkü durmadan hiçbir şeyin farkına varılamayacak. Durmadan hiçbir şey diğerinden ayırt edilemeyecek. İnsan durduğu takdirde durulacak ve ancak o zaman anlamanın kapıları bir bir açılacak insanın önünde. Fakat modern insan durmayı aklının ucundan bile geçirmez. Çünkü “durulursa anlaşılır yolun artık dönülmez olduğu” (s.14).    

Bütün bu olup bitenler karşısında şair kendini rahatsız hisseder. Onun rahatlamak için attığı her adım aleyhine işlemeye başlar; “benim gözelerden aldığım her yudum gırtlağıma demir” (s.15) diyen Erdoğan, aynı zamanda yeni bir biçimlenmenin de gereğini işaret eder:

istesek hudutlara çizilmemiş gibi bakabiliriz

hatta diyebiliriz ki her yol yeni bir travmadır hayatlara

bitmeyecek kadar uzundur, vazgeçilmeyecek kadar aziz

yoksa insan süratle ezdiği yolları nasıl böyle içli terkedebilir? (s.15)

Mustafa Melih Erdoğan muhatabının net olmasını ister: “kirli beyaz aslında beyaza ihanettir” (s.19) derken açık ve net olmanın önemine vurgu yapar. Onun için modern hayatın karmaşası insanı bilinçsizliğe ve tercihsizliğe, dahası aklın iyice karışmasına sevk eder. “Her çapraz yol kestirme değildir” (s.19) derken de aynı tehlikenin, yani kolaylaştırmacı yaklaşımın yıkıcılığı üzerinde durur. Erdoğan’ın yaptığı teklif açıkça ortadadır: “Sadece namazdaki gibi dur! / İnsanın kalbi göğü görmedikçe düzde ancak yorulur.” (s.21)

Kalkıştığı işte zorlukların, omuzlarındaki yükün ağırlığının farkında bir şairdir Erdoğan. Sıkı bir dengede durma eylemi, aslında gerçekleştirmek istediği budur.

Yıldızda artık uçurtmamın ipi

Bıraksam kâinat da kopar gider

Şu uçsuzca yaşamak dedikleri

Ölmekten kolay ölmekten de beter (s.29)

Bu dizeler sakıngan bir bakışın, hassas bir hissedişin izlerini taşır. Yaşamak ve ölmek arasındaki ters bağlantı bir yerde olmanın, bir şeye tutunmanın da esas dokusunu oluşturur. Yıldızlara kadar giden uçurtma hiçbir zaman bırakılmayacak. Çünkü hayat onun orada kalması, ondan umut kesilmemesiyle devam ediyor.Çünkü hâlâ masumlar var. Çünkü hâlâ kirden, pastan uzak durmaya çalışanlar. Çünkü hâlâ çocuklar var: “Ve her şey modern olsa da asla modern olmaz bir çocuk.” (s.31)

Mustafa Melih Erdoğan hayatla olan o duygulu bağı da sürekli hatırında tutuyor. Bir kusur varsa kendinde arıyor, bir açık varsa onu kendi tarihinin derinliklerinde bulmaya çalışıyor. Bu arayış bazen bir duaya, bazen küçük bir serzenişe dönüşüyor:

Hangi oyuncağı bozdum Allah’ım

Hangi çiçeği kanarca sevmedim

Hangi çocukta sırlandı ki âhım

Ağız tadıyla diş çürütemedim (s.32)

Bu “lirik damar” Erdoğan’ın şiir skalasında yer yer, tam dozunda kullanılıyor. Onun klasik Türk musikisiyle ilişkisi ve İsmet Özel duyarlılığı şiirlerinde dengesiz eğilimlerin oluşmasına fırsat vermiyor. M. Melih Erdoğan bu özelliğiyle ancak seçici bir şairin ortaya koyabileceği şiirlerle okur karşısına çıkıyor. Bir yıl içinde en fazla iki üç şiir yazması, şiirlerindeki bütünlük kaygısı ve kelimelerin yerli yerinde kullanılması Bir Büyük Kırmızı kitabını ayrı bir yerde konumlandırıyor. Bazen günlük hayattan yaptığı çıkarımlar: “benzin ve mazot aynı fiyat olsun, lpgliler de girsin kapalı otoparka” (s.35), bazen derin düşüncenin getirdiği anlamlar: “Tohumlar, toprakla savştaydı / demek tohumlar toprakla hep savaştaydı / geçmişte bir anlaşma yapılmadı / gelecekte bir anlaşma yapılamazdı.” (s.45) bir bütün olarak onun şiirini okurun zihnine ve kalbine dokunduruyor. Erdoğan bununla da yetinmeyerek zaten şaşkın olan modern insanın kafasını bir de kendisi karıştırıyor: “Ve reddettiğin her şeye çıkıştan girilir”!

*Bu yazı, Hece Dergisi’nin Şubat 2022 sayısında (302) yayımlandı.