“GİTTİKÇE OTOMATİKLEŞİYORUZ, İNSANİ MELEKELER YERİNİ HAZIRLANILMIŞ VE YÜKLENİLMİŞ TAVIRLARA BIRAKIYOR”

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

“GİTTİKÇE OTOMATİKLEŞİYORUZ, İNSANİ MELEKELER YERİNİ HAZIRLANILMIŞ VE YÜKLENİLMİŞ TAVIRLARA BIRAKIYOR”

Özgür Ballı’nın Sorularını Nergihan Yeşilyurt Cevapladı

Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Otomatların Marşı Hece Yayınları’ndan basılmış bir kitap olarak okura ulaştı. Her yeni kitabın bir çağrı olduğunu düşünüyorum ben, umarım istediği sesleri alır. Almaya başlamıştır bile belki. Nasıl gidiyor sizce?

Tam tabirle güllük gülistanlık. Kitap hakkında Yağız Gönüler, Atakan Yavuz, Hasan Bozdaş, Suavi Kemal Yazgıç birer yazı kaleme aldı, varolsunlar, şaşırdım, sevindim; Otomatların Marşı ile ilgili olarak genel olarak seviniyorum.

Ne güzel,  böyle zamanlarda seviniyorum, benim de tecrübe ettiğim bir his olduğu için anlıyorum. Daim olsun, kalıcı olsun diliyorum bir yandan.

Daha önce yazılmış yazıları ve söyleşileri okumaya çalıştım, benzer sorular olmasın düşüncesindeyim, bu sebeple “şairin demek istediklerini” açacak sorularla devam edelim istiyorum ama önce kitapta fark ettiğim bir başkalaşım var, bundan biraz bahsedebilir miyiz? Kastım şu; kitabın açılışındaki şiirler bence “Ölüm Çeşitleri” şiirine kadar, başka bir sesle ilerlerken bu şiirden itibaren şiirde büyük bir metamorfoz, olumlu yönde bir kırılma görüyorum, tespitimde haklı mıyım, ne düşünüyorsunuz?

Aslında şiirleri kitaba tarihsel bir sıralamayla koymadım ama sıralarken okuru ağır ağır içeri kabul etmeyi düşünmüştüm. İlk kitapların daha çok biyografik şiirlerden oluştuğunu düşünürüm. Kendi okuma serüvenimde de ilk kitaplarında şairleri ararım, sonra o ses, çoğul ve başkalaşmış olarak devam eder. Biyografik şiirlerin kusurları diğerlerine göre elbette daha kişisel olmalarıdır. Belki bu ilk dört şiire bu açıdan bakılabilir.

Şair bazen kendisi için de şiir yazabilir diyor Mehmet Öztek, bu bağlamda biyografik şiirlerin okurun şairle yakınlaşmasında da önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum ben. Kusurlu bulmadım zaten kastım bu değildi ama şiirin imkânlarını sonraki şiirlerinizde daha geniş kullandığınızı düşünüyorum, hem baktığınız yer, hem biçem olarak.

Kitapta beni vuran bir ikilik var; “Ben bu şiir bitti kafamda yaralar / Senin üzülmen de anlatım bozukluğudur” diyorsunuz “Hiçbir Söylediği” şiirinizin sonunda. Bunun üstünden şunu sormak istiyorum, Türkçe şiir yazmak, şiiri Türkçe yazmak bir avantaj mıdır? Türkçe ile ilişkiniz, yakınlık dereceniz nedir?

Türk dili ve edebiyatı okudum, samimi sayılırız zengin/fakir tüm zamanlarıyla. Türlü türlü Türkçeler var. Lehçeler, ağızlar, şiveler… Hatta her insan başka bir Türkçe konuşuyor. O yüzden Türkçe şiir, ama kimin Türkçesi. Kendiliğini inşa edebildikten sonra şiir yazmanın her dil içinde paralel maceraları olduğuna inanıyorum. Türkçenin tüm serüvenini seviyorum, bunu çeşitli vesilelerle okura hissettirmeye çalıştım, ne kadar başarılı oldum bilmiyorum.

Bana öyle geliyor ki; şiir kelimelerle (en azından bazen) yazıldığından içinde bulunduğu dile bağımlı, mahkûm yahut onunla kanatlanan bir şey olabilir, ama şiir sadece kelimelerle elde edilemediğinden hiçbir dil tamamen ne avantajdır yazanı için ne de dezavantaj.

Kitaba da ismini veren “Bezgin Otomatların Marşı” şiirine gelmek istiyorum.  Önce şunu sorayım, kitabın ismini bulurken çok zorlandınız mı? Yani benim ve çevremdeki bazı şair arkadaşlarımın karşılaştığı bir güçlük olduğu için soruyorum bunu, alternatiflerin içinden seçtiğiniz bir isim miydi yoksa zaten dosyayı yapmaya karar verdiğinde ismi hazır mıydı?

İkinci sorum ise şu olacak, “insansı otomatlar” diyorsunuz, sence gittikçe makineleşen, otomatlaşan bir halde miyiz? Teknolojiye ve bu evrilime nasıl bakıyorsunuz?

Çok zorlandım diyemem. Dosya oluşturmaya başladığım zaman başka bir isim vardı. Ancak şiirler yönümü değiştirdi, birkaç alternatif çıkardım, asıl isim Üsküdar’da bir kafede dört şair ve bir öykücünün olduğu şen bir masadan çıktı, şiirlerin isimlerine bakıyorduk, Otomatların Marşı o an bize göründü diyelim.

Evet, gittikçe otomatikleşiyoruz, insani melekeler yerini hazırlanılmış ve yüklenilmiş tavırlara bırakıyor. Birinin vicdanlı bir hareketi herkesin gözünde onu aptal yapıyor. Şiirlerin büyük kısmında teknolojiyle alakalı olsun ya da olmasın hissizleşen insanlarla bir sorunum var, evet, otomatlaşıyoruz, bize verilen işleri yapan, ama onunla bir bağ kurmayan, yanındaki insanla bağ kurmayan, ekranların yediği yüzlerimizle gülmeyen güldürmeyen insanlar oluyoruz. Yarın bir gün makinelere daha özgün tepkiler vermeyi öğreteceğimiz çok net, ancak biz o her biri o duruma münhasır duygulanmaları hatırlayabilecek miyiz.

Sanırım o kafeyi biliyorum ben, tahmin edebiliyorum yani. Şairlerin şairlerle, öykücülerle arkadaşlığı bence bir imkân. İyi şairlerle arkadaşlık etmek de öyle. İnsan benzer bir dili konuşabildiğini hissediyor. Günlük hayatınızda bu durum nasıl şekilleniyor, ne düşünüyorsunuz şair arkadaşlıkları hakkında? Şair olduğunuz için mi arkadaş oldunuz, arkadaştınız da şair mi oldunuz diyeyim ya da? Ya da böyle şeyler, biraz anlatır mısınız bu “camia” ya bakışınızı?

İlgilendiğimiz, hayatımızın merkezine aldığımız şeylerin girip çıktığımız ortamları etkilediği bir gerçek. Bir tercih olarak değil, doğal sürecinde şiir yazmaya başladıktan sonra şair arkadaşlarımın sayısı artmaya başladı. Ama onun evvelinde de arkadaş olduğum, hâlâ devam eden arkadaşlıklarım var. Camia ile ilgili bir sürü şey söyleniyordur, bilhassa yüksek egolarımız üzerinden dönen, ancak şahsen arkadaşlarıma bağlılığım sessiz ve kavidir. Örneğin bir dergiye eser gönderiyorsunuz, ama bu sizi bütün dergiyle arkadaş etmeye yetmez, bir dergiye hiç eser göndermemeniz de oradaki insanlara muhabbetinizin önüne geçemez, normalde olması gereken budur. Burada bir şair ve onun çevresini baz alarak konuşuyorum. Klişe çeteleşme görüşüne hiç girmiyorum ve katılmıyorum da. Hâsılı tırnak içinde “karşı”nın dergisi, senin taraf benim taraf  gibi değişik bakış açıları da görmüyor değiliz, bunların insan ruhuna aykırı şeyler olduğunu düşünüyorum. Hırs ve nefretin edebiyat içinde bir karşılığı olamaz.

Cevabınıza sevindim, aklıselim insanların bu yönde düşündüğünü görmek güzel benim açımdan. Çünkü sahiden işin şiir kısmı değil de şair kısmı zor biraz Türkiye’de.

Peki, yine şairlerden devam edelim ama bu biraz daha poetik bir soru sanırım, şiirinizden bahsederken adının anılmasını istediğin bir şair var mı, varsa kimdir? Yani sizin poetikanız konuşurken kimden bahsetmezsek eksik kalır sizce o eleştiri? Ya da kiminle benzeşmekten -öznelliğini koruyarak tabii- mutlu olursunuz? Sizden önce kimi okumalıydık? Şiirinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

Divan şairlerinden bu yana çok etkilendiğim pek çok şair oldu. Aslında okuduğum herkesin bende bir payı var, kendimi tek bir şairin öğrencisi olarak nitelendiremiyorum. Hepsinin itiraz ettiğim, sevdiğim, hayran olduğum yanlarının bir şekilde bende yankı bulduğunu görüyorum. Şiirimi bugün aslında pek çok çağdaşım gibi önceki kuşakların bütün bir sonucu olarak görüyorum. Hem de önceki kuşakların sadece sevdiğimiz, hayran olduğumuz yönleriyle değil, sevmediğimiz, itiraz ettiğimiz yönleriyle de.

“Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar” şiirinizde “şimdi açık açık söyleyemem ama çok mutsuzum” diyorsunuz en açık haliyle, yer yer bazı dizelerde humora dayalı söyleyiş biçimleri görüyoruz, ironi şiirlerinizde ne ölçüde yer tutar, bir araç olarak kullanır mısınız? Şiirde ironi hakkında düşüncenizi merak ediyorum.

Şiirde ironi seviyorum. Ama burada ironi kullanayım diye planlı bir şekilde değil, şiirin akışı içinde olması gereken yere küçük dokunuşlar halinde. Sürekli alaycı olmayı da tamamen ciddi olmayı da yadsıyorum. Şiir içinde araçların şiirin önüne geçmemesi şartıyla her şeye açığım.

Sanırım sıradaki sorum verdiğiniz cevabı biraz genişletmen için de imkân olacak.“Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu” şiirinizde “annem olsa şimdi bana biber kızartması yapardı/oysa bunlar uzak konular şiire” diyorsunuz.  Şiirin içinde şiirden bahsetmek benim eleştirildiğim bir konu, siz bu yönde eleştiri aldınız mı? Şiir bu anlamda gerçeklikten kopuyor mu birinci sorum?

İkincisi ise biber kızartması dâhil nelerin şiire yakın ya da uzak olduğuna neye göre karar verirsiniz, şiirinize neler dâhil?

Bir şiir kamusu var ve “bu şiire giremez, şu şiir olamaz” diye mahalle baskısı oluşturuyor üzerimizde. Bu kamu, şair arkadaşlarımız yani yakınlarımızdan başlıyor en dışarıdaki halkaya doğru genişliyor. Şiiri kelime olarak şiir içinde görmekten hoşlanmayan şair dostlarımdan en çok eleştiriyi alıyorum. Ama şiirin içine girdikten sonra bir kelime olarak “şiir” diğer aktörlerden daha üstün olmuyor benim için. Gerçeklikten koptuğunu düşünmüyorum lâkin güvenilir bir yeri olmadığını söyleyebilirim; bir taşlamayı, ironiyi yahut da büyük bir hakikati(!) taşıyıcı misyon üstlenebilir. Değişkenlere göre sahicilik kazanabilir yahut tamamen olduğundan başka bir şekle bürünebilir.

Biber kızartması konusuna gelirsek; hiçbir zaman şu kavram ya da şu kelime şiire giremez iddiasında biri olmadım. Bunun olgun bir bakış olduğunu düşünmüyorum. Zira şiir, dil içerisinde yaşıyor; annenin karnında bebek gibi düşünülebilir. İçinde yaşadığı da canlı, kendi gibi. Dilin imkânları, kavram dünyası değişebilir, şiir de bundan elbette nasibini alacaktır. Aksi yerinde saymak, klişeye düşmek olur. Kimi sanatın dünyasına sıradanlığı, bayağılığı yakıştıramaz; kimi de buna karşı çıkmak için tüm çirkinliği, iğrençliği boca eder. Postmodern eserlerde bugün bu karşı çıkışların nüvelerini görürüz. Necaset şiire girer misal bir yerde. Bundan nefret ederim, ama bu şiire giremez diyemem yine de. Bu bir tercih meselesidir, benim şiirime giremez de bir başkasının şiirinde doğru yerde ve kararında yer bulabilir. Sadece şu ayrım benim için önemli; sıradanlığı ve bayağılığı aşağılayan sanat anlayışına karşı durmak için mi bir şeyler üretiyorum, yoksa tamamen kendi tercihim/kendi bakışım içinde mi o eseri yeşertiyorum. Bir başkasına karşılık oluşturulan düşüncelerin temellerinin sağlam olduğuna inanmıyorum. Ya zamanla o karşı duruşu kendimize indirgememiz gerekir yahut da zıtlıktan doğan yüksek enerji kendiliğinden pörsüyüp yerini boşluğa bırakır.

“Bir”  isimli şiiriniz “Becerebilirsem aşk şiiri yazacağım sana” diye bitiyor, bu dizeden çıkışla sormak istiyorum, günümüzde Lirik Şiir için kötü bir algı var, yani benim gözlemlediğim bu, lirik şiir aşağı bir şiir gibi görülüyor, siz lirik şiirle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bence “lirik şiir” popüler kültür kurbanı. Bir dönem yükselen popüler müzik ile birlikte yazılan her duygu dökümünün şiir sayıldığını, hatta bu içdökümlerin güzel ambalajlarla şiir olarak rağbet gördüğünü ve popüler kültürün en çok içini boşalttığı kavramların aynı zamanda lirik şiirin kavram dünyasına ait olduğunu düşünürsek; Lirik Şiirin aşağı görülmesi çok da abes değildir.

Bugün klişeye düşmeden bütünüyle lirik bir şiir yazılabilir mi emin değilim. Şiirim içinde lirik gelgitler mevcut, ancak modern dönemde şiir, çevresine gözünü kapayamayacak kadar kamuyla iç içedir. İletişim aygıtlarının bir sonucu olarak. Bugün lirik şiir sahteciliğe düşmeden acı çekemez, çünkü elektronik mesajlaşma sistemleri, görüntülü aramalar var. Yani diyeceğim o ki; lirik şiir kendi başına düşük olamaz, ama bugün süprüntü haline gelen malzemesiyle bizi sahiciliğine ne kadar inandırabilir emin değilim.

Söz iletişim aygıtlarına gelmişken şunu sormak istiyorum, “El Değiştirdi Kâbus” şiirinizde “lütfen e-posta ve şifrenizi girin/burada dilediğinizi asabilirsiniz” diyorsunuz. Benzer bir tepkiyi ben de “Like” şiirimde vermiştim. Ve fakat bizim de e-mail hesaplarımız, şifrelerimiz, twitter hesaplarımız vs. var. Şair için bu durumu bir açmaz olarak görüyor musunuz? Bir de yeni dönem teknolojisini şiire sokuyoruz ama bu teknoloji ilerlediğinde, değiştiğinde, sonraki dönem okurları için bir boşluk yaratır mı, ne düşünüyorsunuz? Şiirimizi bu imkânlarla zayıflatıyor olabilir miyiz?

Şiirde iletişim araçlarını eleştirip sonra herhangi bir sosyal medya hesabımızdan eleştirdiğimiz şeyleri yapıyorsak evet bir açmazdan hatta kendimizi kandırmaktan söz edebiliriz. Teknolojik gelişmeleri inkâr edip yüzyıl öncesinin şiirini yazmaya devam edemeyiz. Siz “Like” ile ben “El Değiştirdi Kâbus” ile bir şekilde bugünün insanının yüz yüze kaldığı durumlara bir şeyler söyledik, bundan sonra da söyleyeceğiz.

Elbette teknoloji herhangi bir değişim gibi değil ve bu nedenle kavram dünyası her şeyden hızlı yüz değiştiriyor. Şiirimize teknolojinin bugünkü kavram dünyasını dâhil ederek risk almış oluyoruz. Yazdıklarımızın etkinliği tamamen yiter mi, yaşanıp görülecek. Ama hiç değilse bu nevden yazılan şiirler, bundan 50-100 yıl sonra yaşayan birisi için tarihi bir vesika olarak görülebilir. Sanatın tanıklığının kavramlarına yabancılaşılsada bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Zamanınız için çok teşekkür ederiz, şiirinizin yolculuğu uzun olsun, etkili olsun dilerim. Son olarak bu sayıyla 40. sayıya ulaşan  Aşkar hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isteriz, bir de okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj varsa aracı olmak isteriz.

Ben de çok teşekkür ederim.

Aşkar’ın yolculuğu, duruşu daim olsun. Uzun süredir takip edip duruşunu takdir ettiğim bir ekip Aşkar ekibi. Sanatı savunmayı çığırtkanlıkla, birbirini ötekileştirmekle karıştıranların karşısında; kendi kalarak, edebiyatın ve sanatın içinden samimi ve naif bir duruş sergilemek hiç de kolay değildir. Bu nedenle hassaten teşekkür ediyorum Aşkar’a.

Şiir okurlarına söylemek istediklerimi “Otomatların Marşı”nda söyleyebilmişimdir inşaallah.

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

About Author

Leave A Reply