İsmail Demirel’le ilk kitabı “Maçı Kaybettik” üzerine konuştuk

Google+ Pinterest LinkedIn Tumblr +
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Söyleşi: Hüseyin Karacalar

İsmail Demirel: Bir hikâye ya da bir şiir veya bir roman, bize her şeyden önce insan olduğumuzu, bunun altında da kul olduğumuzu hatırlatabilmeli.”

 “Oyun” isimli hikâyenle başlıyor kitabın. Bu öyküyü bilerek başa almışsın diye düşünüyorum.  Kitap için bir prolog özelliği taşıyor.  Bizi bu hikâyenin içinde kahvehaneye çağırıp, oturun size anlatacaklarım var der gibisin veya bizi bir oyuna mı hazırlıyorsun?

Valla şimdi Hüseyin. Bilmiyorum sana da oluyor mu? Kitaptaki hikâyelerin hepsini ayrı zamanlarda ve mekânlarda yazdım. İçinde bulunduğum ruh halini hatırlamıyorum. Ancak öyküleri yeniden okuyunca bir şeyler anıştırıyor bana. Şunu demek istiyorum. Farklı zamanlarda farklı mekânlarda farklı ruh hallerinde yazılmış olan bu öyküleri bir araya getirip bunlardan bir kitap yapayım, bunlar artık, eskilerin tabiriyle kisve-i tab’a bürünsünler dediğimde; hikâyeleri sıraya dizmek gerektiğini düşündüm. Şimdi bazı kitapların yazılış tarihlerine göre, bazılarının konu benzerliklerine göre dizildiğini görürüz. Ben de şöyle bir baktığımda öykülere; aslında bunlar her ne kadar farklı zamanlarda yazılmış olsalar da bir yap-bozun parçası gibi durduklarını gördüm. Öyküler birbirlerini tamamlıyor. Bunu mesela yazarken hissetmiyorsun, anlamıyorsun. Ancak iş bittiğinde bir de bakıyorsun, yapı tamam. Fazlalıklar yok mu? Elbette var, olacak da. Bir iki öykü var, olmasaydı olurdu dediğim. Ancak onların da ayrı bir özelliği var kitapta.

Bu yapı meselesinin hemen her sanat eserinde olduğunu düşünüyorum. Bilmem sana da oluyor mu? Ya da oluyordur da sen ne zaman ayrımına vardın bunun? Bu hikâyelerin arasından Oyun hikâyesinin bir giriş, bir prolog olabileceğini düşündüm. Çünkü başa yakışıyordu. Evet, size anlatacaklarım var. Dünya bir oyundan ibarettir. Biz de dünyaya bir şekilde geldik. Burada, kurallar konulmuş bir oyun ve eğlencedeyiz. Bakalım sonuç nasıl olacak.

Walter Benjamin’in “Çömlekçinin parmak izleri çanağa nasıl yapışıp kalırsa anlatıcıda hikâyesinde öyle iz bırakır.” diyor. Bu söz üzerinden hareket edersek hikâyelerini yazarken kurgu ile yaşadıklarının arasında nasıl bir bağ oluşturuyorsun? Anlatıcı ile hikâyeler arasında ne gibi izler kalıyor?

Ben şuna inanırım. Herkes kendini anlatır. Bu elbette anlatılan her olay yazarın, öykücünün başından geçmiştir anlamında değil. Ancak anlatılanlarda yazardan bir iz, bir işaret, bir ses, bir nefes, belki de bir heves vardır. Anlatılanlara bakarak yazarın biçeminden, üslubundan, kullandığı malzemeden, dil işçiliğinden hayata bakışını da bulmak mümkün. Biz de yaşamımız boyunca gördüklerimizden, duyduklarımızdan, okuduklarımızdan, annemizden, babamızdan, çevremizden, izlediklerimizden, muhayyilemizden bir şekilde etkileniyoruz. Muhayyilede eritip her bir şeyi, dil kalıbına dökerek biçim ve biçem veriyoruz. Bu muhayyile sana ait, bana ait değil. Dolayısıyla yazdıkların sana ait. Sana dair, senden bir parça. Belki seni anlatmıyor ama senin bakışını gösteriyor. Ruh ikizi denilen bir şey var. Bana öyle geliyor ki bunlar ruhlar âleminde birbirlerine yakın duran, birbiriyle tanışıklık kuran insanlar. Bunların düşündükleri, hissettikleri ve ifade ettikleri aynı olabiliyor. Ya da aynı meseleleri kendilerine dert edinmiş olan insanların söyleyişleri farklı olsa bile söyledikleri, işaret ettikleri birbirine benziyor. Böyle bir şey var ama herkesin parmak izi de birbirinden farklı. Şunu demek istiyorum. O muhayyile senin, o kelimeler de senin.

Taslak adlı hikâye genç bir yazarın veya yazar adayının hayalleriyle dolu. Ama dikkat ettiğimizde bu hayalleri ve umutları anlatırken öykünün kuramına dair ipuçları veriyorsun. Bu hikâyeden yola çıkarak hikâye veya öykü hakkında düşüncelerin nelerdir?

Veya ile ayırdığın için aralarında bir fark görmüyorsun öykü ile hikâyenin. Ben de aynı kanaatteyim. Hikâye veya öykü ikisi de aynı şey. İşin mesela teorik boyutunu tartışanlar falan var. Onlar için söylüyorum. Eskiden hikâye diyorduk şimdilerde öykü diyoruz. İkisinin arasını ayırmaya çalışanlara bir şey demiyorum. Bu da onların anlayışı olsun. Fakat onların ayrımına göre bugün eski tarz metin inşa eden insanlar var. Biz örneğin, işte klasik tarz bir metin inşa ettiğimizde, girişli gelişmeli, sonuçlu, bunu bizim taklitçi olmamıza yorumluyorlar. Yeninin izini takip edemediğimize yoruyorlar. Ancak kimi eski tarz metin inşa edenleri ise Türk öyküsünün yüz akı olarak niteliyorlar. Yani adamın yazdıklarına hikâye diyemiyorlar. Hikâye deseler eskide kalmış olacak. Geçti bunların devri falan demeleri gerekecek. Eee, diyemedikleri için kendileriyle çelişmelerine rağmen, bunu göze alaraktan öykücüler arasına katıyorlar. Ben meseleye açıkçası böyle bakıyorum. Hikâye de öykü de aynı şey. Bunun alt birimleri olarak modern hikâye, klasik hikâye, post modern hikâye falan diyebiliriz. Bunda bir sıkıntı yok. Ya da öykü kelimesini kullanabiliriz.

Bu işin teknik boyutu… Meselenin diğer yüzüne gelirsek… Bir hikâye ya da bir şiir veya bir roman, bize her şeyden önce insan olduğumuzu, bunun altında da kul olduğumuzu hatırlatabilmeli. Derin manalar falan yüklemiyorum. Sonuçta bunlar birer metinse ve biz bunlar için yazmak veya okumak için mesai harcıyorsak, satın almak için maddi imkânlarımızı sarf ediyorsak bize bir takım katkılar sunması lazım. Bize bir takım şeyleri, unuttuklarımızı, hatırlamak istemediklerimizi, hatırlamaktan çekindiklerimiz, korktuklarımızı hatırlatmalı insan olduğumuzu hatırlatmalı. Yani bizde bir iz, işaret, tat, renk bırakmalı, insanlığımıza dair. Bizi biz yapmalı. Bir insani duruma değinmeli. Dünya hayatında, oyun içinde, kendimizden geçip kendimizi unutuyoruz. İşte bütün sanat eserleri, öykü de dâhil buna, bizi sarsmalı kaybettiğimiz veya unuttuğumuz şeyi bize hatırlatmalı. Bu elbette gözümüze sokarak değil. Hissettirerek olmalı. Yoksa öbür türlü bir vaiz dinleriz olur biter. Hikâyelerde böyle yapıyor muyum? Valla bilemiyorum.

Daha önce de söyledim: hayattayız. Oyun ve eğlencedeyiz. Hayatta bir şeyler meşgul olmak oyun içinde oyun gibi… Dünyada zamanlarını, mesailerini farklı şekillerde, biçimlerde sürdüren insanlar var. Biz de bir grup insan hikâyeyle meşgul oluyoruz. Buradaki arkadaşlar, büyükler güzel insanlar… Şimdilik idare ediyoruz yani…

Yine bir öykünden hareketle soru sormak istiyorum. Hayaller adlı hikâyende altını çizdiğim bazı noktalar var: “geç kalmamışım” “piyasa böyleydi” “edebiyatçılar biraz kıskanç” “dergi editörleri” bu dört mesele hakkında neler söylemek istersin?

O öykü, okuduğum bir öykü kitabının yazarı hakkında arka kapakta yer alan biyografik bilgileri okuduğum zaman düştü zihnime. Yazarın ilk kitabıydı. Yakınlarda ikinci öykü kitabı da çıktı yazarın ben ilk kitabını bir sahaftan, daha doğrusu ikinci el kitap satan bir kitapçıdan almıştım. Kitap bir şaire imzalanmıştı. Fakat belli ki okunmamıştı. Tertemizdi, hatta kapağı bile açılmamıştı kitabın. O aralar ben de ilk kitabımın hayalini kuruyordum. Nasıl basarız gibilerinden. Yazarın öyküsünü severek okudum bu arada. İkinci öykü kitabını da aynı şekilde okudum.

 

Öyküye gelelim istersen. Kitabının basılmasından önce, öykü kişisinin elbette hikâyelerini yayınlatması gerekiyordu. Bu gördüğün gibi biraz ben oluyorum. Kahramanımız bir üniversite öğrencisiydi. Öğrenci evinde kalıyordu. Öykülerini bir şekilde irtibat kurduğu bir edebiyat dergisine gönderiyordu. Dergi editörü öykülerinin bir kısmını basmış, bir kısmını ise basmamıştı. Bir gün her zaman uğradığı borçlanarak kitap aldığı kitapçıya uğruyor. Hatırladın mı, Üsküdar’daki Yedi İklim Kitabevine benziyor biraz, değil mi? Tezgâhta yeni bir öykü kitabıyla karşılaşıyor. Hemen arka kapağa, içindekilere ve yazarın biyografisine bakıyor. Yaşlarını mukayese ediyor. Yazar kendisinden büyük. Geç kalmamışım diyerek rahatlıyor. O ara arkadaşı kahramanın daldığını görünce, ne o yine mi kitap bastırıyorsun diye takılıyor.

Şimdi kahraman bir başka dergiye de göndermek istiyor öykülerini. Fakat çekiniyor. Edebiyatçılar biraz kıskanç oluyor, yani bir dergi editörü, bir yazar kendi dergilerinde yazıyorsa, bir başka dergide yazmasını açıkçası pek istemez. Neden? Çünkü onu kıskanır. Kıskançtır edebiyatçılar. Biraz ağır gibi mi geldi sana. Ama bu biraz böyle. Bu işin içinde olanlar bunu bilirler. Hele bu yazar bir de genç bir yazarsa ve bir de ilk metinlerini yayınladıysa dergi editörü; onun başka bir yerde metin yayınlamasını istemez. Ancak yazar artık herkes tarafından bilinen bir yazarsa, onun her yerde yazması bir ‘mesele’ olmaz. Haksız sayılmaz yani editörler. Ben buna katılırım. Çünkü editörlük zor iş. Siz bir öykücüyle yıllarca çalışıyorsunuz. Gönderdikleri arasından yayınladıklarınız belki de yayınlamadıklarınızın yarısı kadar. Tam böyle okuyucu da iyice alışmış oluyor yazara. Bir bakıyorsunuz, bir başka dergide. Bu biraz editörlere dokunuyor. Piyasamız böyle işte. Bilmem soruna cevap oldu mu?  Biraz hikâyeyi anlattık gibi oldu ama.

Neler var şu sıralar. İlk kitaptan sonra neler yaptın, neler yapıyorsun?

2016’nın Nisan’ında çıktı kitap. Kitabın basılacağı haberinden sonra sanki bir şeyler oldu. Dosyayı hazırladıktan sonra, epey zaman öykü yazmamıştım, yazamamıştım. Hangisi doğrudur bilemiyorum şimdi. Ya içimden gelmedi. Ya da gerçekten kalem tutuldu. Ancak kitabın çıkacağını öğrendikten sonra yeniden öyküler yazdım. İşte yedi öykü birikti galiba. Bilemiyorum. Onlardan da bir kitap daha çıkar mı? Belki… Ya nasip diyelim…

Bir de benim bilirsin eski öykülerim var. Mesela sana ithaf ettiğim, Mehmet Özger’e ithaf ettiğim öyküler… Onları kitaba almadım. Zayıf bulundu onlar… O öykülerden birini geçenlerde yeniden kaleme çektim. Güzel bir şey oldu. Yayınlandı da. Bunları da bir elden geçirmek istiyorum açıkçası. Böyle işte.

Allah kalemine kuvvet versin Sevgili İsmail. Nice öykülere imza atarsın inşallah biz de seve seve okuruz. Çok teşekkür ediyorum.

Amin Hüseyin. Ben de teşekkür ediyorum.

 

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.
Share.

About Author

Leave A Reply